Prof. Dr. Seda Demiralp
Korku sinemasının varlık sebebi şüphesiz yalnızca “korkutmak” değil. 1930’ların sarsıcı konjonktürüyle eşzamanlı olarak yükselişe geçen korku filmleri, o tarihlerden bu yana toplumsal-siyasal nabzın en erken sinyallerini veren sismograflar gibiler. Onlar, bastırdığımız kaygıları görünür kılan, şimdinin “normal”ini deşen ve bizi yöneten görünmez kodları açığa çıkaran uyarı sistemleri. Son yılların ses getiren üç korku filmi- Late Night with the Devil (2023), The Substance (2024), ve nihayet Sinners (2025)- tam da bunu yapıyor. Biri medyayı Exorcist-vari bir ayine çevirerek, biri insan bedenini estetik uğruna biçip parçalayarak, diğeri ise vampirleri popülizmin sözde eşitlikçi askerleri olarak sahneye sürerek yapıyor bunu. Ortak tema ise şu: içerikten çok performansın ödüllendirildiği, insanın artık gerçeği değil kendi yansımasını izlemeyi tercih ettiği bir çağda, göz-arzu-iktidar üçgeni hayatımızı ciddi biçimde dönüştürüyor. Goethe’nin Faust’undan beri yinelenen büyük pazarlık, yani, “kırılganlıklarımızdan kurtulmak mı, özümüzü yitirmek mi?” ikilemi, bugün yeni biçimlerle karşımıza çıkıyor; şeytan bugün ruh karşılığında bilgi değil, algoritmik onay, kalıcı gençlik, kitlelerin sevgisi ve aidiyet hissi sunuyor.
Kronolojiyi biraz bozarak 2024 yapımı The Substance’dan başlayalım. Bu film, bedenin, özellikle de kadın bedeninin, “tamir edilebilir/geliştirilebilir (fixer/upper)” bir projeye indirgendiği dünyamızın beden-politikasını acımasız bir hicve çeviriyor. Tür olarak, korku filmlerinin bir alt türü olan “beden korkusu” (body horror) ya da “biyolojik korku” (biological horror) filmlerine yeni nesil bir örnek olarak sayılabilir. Filmde, yaşlanmakta olan ve bu yüzden kariyeri inişe geçen bir ünlünün, yeniden genç bir beden kazanmak için yasadışı bir madde kullandığını görüyoruz. Ne var ki, bu dönüşüm geri dönülemez bir kabusa dönüşerek genç bedenin orijinal beden içinden grotesk biçimde doğmasına yol açıyor. Yeni beden canlılığını korurken, bunun bedeli orijinal bedenin gitgide ve acı içinde deforme olup çürümesi oluyor.
Özetle, The Substance, görüntü onayı uğruna yaşanan duygusal ve fiziksel parçalanmayı anlatıyor. Filmin “beden dismorfisi” hattı, bugünün görünürlük rejiminde kişisel değerliliğin beden üzerinden nasıl ölçülebilir ve karşılaştırılabilir metriklere çevrildiğini ifşa ediyor. Kırışıksızlık, sıkılık, parıltı, ya da “gençlik skoru” bireyin anlık değerini belirliyor.
Brophy (1983) body horror filmlerinin temelinde, insanın kendi bedeni üzerindeki kontrolünü kaybetme korkusunun ve onu yeniden ele geçirme hırsının bulunduğunu öne sürer. Nitekim, The Substance, günümüzün görünürlük rejimi ve beraberinde gelen estetik çılgınlığı bağlamında, bu korkunun ve hırsın ulaştığı ürkütücü zirvelere ayna tutar.
Bu rejimi ayakta tutan güçlerden biri şüphesiz neoliberal değerler. Biliyoruz ki, neoliberal iktidar, bireyi baskılayarak değil, ona kim olacağını öğreterek kendini sürdürüyor. “Kendini sonsuz geliştir!” veya “kendine sonsuz yatırım yap!” gibi komutlar birey tarafından içselleştirildikçe birey kendini bu düzene uygun biçimde hizalıyor. Böylece Faucault’nın “neoliberal özneleşme” dediği, bireyin sürekli kendini pazarlanabilir kılmak zorunda hissettiği yaşam biçimi süreklilik kazanıyor.
The Substance filmi, bu mantığın bilhassa kadın bedeni üzerindeki etkilerini açığa çıkarıyor. Görüyoruz ki, kadın bir yandan neoliberalizmin “sonsuz kendini iyileştirme” hedefinin bir yandan da ataerkil bakışın (male gaze) estetik normları arasında sıkışıyor. Neticede “güzellik” yabancılaşma ve hüzün içeren bir itaat biçimine dönüşüyor.
Görünürlük rejiminin duygusal dayanağını ise “haz kültürü” oluşturuyor. Buna neoliberal dönemin psikolojik ideolojisi de demek mümkün. Byung-Chul Han’ın Eros’un Izdırabı’nda öne sürdüğü gibi, sürekli üretim baskısı altında yaşayan bireyin “tükenmemesi” için, sistem ona bir başka emir verir: haz al, keyifli ol, pozitif kal, kendini iyi hisset. Fakat sürekli daha fazla parıldama baskısı altında, haz artık özel ve içsel bir deneyim olmaktan çıkar ve kamusal bir göreve dönüşür. Parıldamak artık var olduğumuzun, bu dünyada yeterince yer kapladığımızın kanıtı olur. Ne var ki, ironik biçimde, sürekli haz performansı baskısı altında gerçek arzu, ya da eros (yaşama sevinci, duygusal canlılık) ölür, çünkü Han’a göre, eros var olabilmek için ötekiyle karşılaşmalıdır; mesafeye ve gerilime ihtiyacı vardır. “Öteki”yle karşılaşmak yerine kendi yansımasına bakarak alacağı narsist haz, bireye yaşama sevinci getirmeyecektir. Nitekim The Substance tam da bu açıdan ayna tutuyor bize, parıldadıkça içi boşalan, güzelleştikçe yabancılaşan, gençleştikçe kırılganlaşan ve ironik biçimde, hazza odaklandıkça hazdan uzaklaşan bir varoluş modeline.
Bu, yalnız bireysel bir trajedi değil, dikkat ekonomisinin siyasal antropolojisi aslında. Bilginin değil, odaklanma gücünün kıt bir kaynak olduğu, bu yüzden kim ne kadar dikkat çekebilirse değerinin o oranda yükseldiği günümüzde, görünür olan gerçek olanın önüne geçiyor. Böyle olunca da beden, gerçekte değilse de görünüşte (örneğin, sosyal medya profillerinde) yaşayan bir özneye dönüşebiliyor. Bu yabancılaşmanın bedeli ise duygusal canlılığın kaybı oluyor.
The Substance bireyin kendi görünürlüğü uğruna içini boşaltma hâlini teşhir ederken, Late Night with the Devil aynı mantığı toplumsal sahneye taşıyor. Bu kez parlatılırken tüketilen beden değil, hakikatin kendisi. Filmin konusu, 1970’lerde geçen bir televizyon talk show’unun bir gecede cehenneme dönüşmesi. Reytingleri düşen sunucu, daha fazla izlenmek uğruna şeytani güçlerle Faustvari bir iş birliği yapıyor. Bu sayede film, medyanın kendisini bir tür ayine dönüştürmesini, canlı yayının ise gerçek anlamda bir şeytan çıkarma ritüeline evrilmesini anlatıyor. Sonuçta, reyting, kan ve alkış aynı sahnede buluşuyor.
Film her ne kadar 1970’lerde geçse de, anlattığı gerçekliğin günümüzün post-truth çağını doğrudan yansıttığını söyleyebiliriz. Görüyoruz ki, sunucunun varoluşu, sunduğu içeriğin doğruluğu ya da ahlaki meşruiyetiyle değil, izlenebilirliğiyle ölçülüyor. Hakikatin önemini yitirdiği, stüdyonun gerçeğin değil adrenalinin mabedine dönüştüğü bir dünyada, performans içeriğe karşı ezici bir üstünlük sağlıyor. Görünürlük ve kitlelerin onayı ise, önce tatlı geliyor, sonra kabus başlıyor.
Filmin konusu, küresel siyasi trendlerle dikkat çekici paralalelliklere sahip. Sinners’daki vampirler, güneyin ırkçılığına karşı mutlak eşitlik vaat eden karizmatik bir kurtarıcı diliyle sahne alıyor, fakat “içeridekiler/dışarıdakiler” ayrımını ters yüz edip yeni bir hiyerarşi kuruyorlar. Bu, popülist siyasetin artık hepimize çok tanıdık gelen hikayesi. Halkla kurulan duygusal ittifak, seçkinlere karşı “samimi” bir öfke ve sunulan hızlı ve radikal çözümler...Filmde vampirlerin, bir mekâna buyur edilmeksizin giremeyeceklerinin abartılı biçimde vurgulanması da bu anlatının bir parçası gibi. Gerçekten giremiyorlar mı, yoksa bunu bir rıza ritüeline mi dönüştürüyorlar, belirsiz. Fakat her halukarda bu ısrar, arkadan gelen şiddeti meşrulaştırmaya yarıyor. Böylece vampirler, ortalığı kan gölüne çevirseler de, “sen buyur ettin, ben de girdim” diyebiliyorlar. Tıpkı popülist otoriterleşme hikayesinde olduğu gibi, kapıdan girerken, rıza istiyorlar. Ama bir kez içeri girdiklerinde, artık sınır tanımıyorlar.
Ve görüyoruz ki, vampirin ısırığı yalnızca kanı değil, sadakati de emiyor. Vampir şunu vaad ediyor: “Seni eşit ve dayanıklı kılacağım.” Karşılığı ise bireyselliğin ve çok sesliliğin mutlak reddi. Böylece “eşitlik” söylemi kısa sürede bir itaat ritüeline dönüşüyor. Filmde gördüğümüz gibi, vampirlerin reisinin canı acıyınca, tüm vampirlerin canı acıyor. Bu noktada, artık reis ve kitlesi yekvücud oluyor, kitlesi adeta reisin bedeninde vücut buluyor
Fakat Sinners bize bir de sır veriyor ve vampirlerin zayıf noktasını açık ediyor. Filmde, vampirlerin ısrarla ele geçirmeye çalıştığı çocuğun bir kabiliyeti vardır; müzik. O, çok iyi bir blues gitarcısıdır. “Senin müziklerini ve hikayelerini istiyorum” der ona vampirlerin reisi. “Blues bizim kutsalımızdır” der berikiler. “Kilise bize bu topraklara geldiğimizde sunuldu. Oysa müziğimizi biz doğduğumuz topraklardan getirdik.”
Burada blues’un sesi, toplumun sömürülemeyen, dönüştürülemeyen kültürel özü olarak görünür bize. Vampirler bu sesi ele geçirmek ister çünkü onların özsüz bir güçleri vardır. Bir başka deyişle, vampirlerin kültürel hegemonya eksiklikleri vardır ve bu da, meşruiyet elde etmelerini zorlaştırmaktadır.
Ve böylece çember tamamlanıyor, ve en başa dönüyoruz. The Substance’da bedeni mükemmelleştirme arzusuyla kendi özünü tüketen birey gibi, Sinners’da da benzer pırıltılı vaatler sunulan toplumun duygusal özünün tehdit altında olduğunu görüyoruz. Fakat bu kez bir mutlu son geliyor ve bize özümüzün gücümüz olduğunu, çözülme yerine dayanıklılığın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Sammie hayatta kalıyor ve tüm yaşananları blues’un hafızasında gelecek kuşaklara aktarıyor.
Üç film aslında benzer bir hikâyeyi, günümüz toplumunun kırılganlıklarını, üç ayrı düzlemde anlatıyor: The Substance performans çağının geldiği noktada bireyin kendi bedeniyle kurduğu sömürü ilişkisini, Late Night with the Devil hakikatin gösteriye teslim oluşunu, Sinners ise toplumsal kırılganlıkların popülist sahnede sömürülerek manipule edilmesini.
Fakat bulutların arasından sızan ince ışığı da görmek mümkün. Sinners’ın müziğinde duyduğumuz, blues’un o kırık ama dirençli sesi, bu dönüşümün mutlak olmadığını hatırlatıyor. Bedensel, bilişsel ve siyasi çözülmenin eşiğine geldiğimiz duygusu güçlü. Fakat düşünmeyi unutturacak kadar hızlanan bir çağda, özümüze ve yön duygumuza yeniden dönebildiğimiz her an, toplumsal hafızadan gelen derin gücü de hissedebiliyoruz.
Yazıdaki kaynaklar:
Ödül Celep, 2024. “The Politics of David Cronenberg’s Cinema of Body Horror”. Eklektik Sosyal Bilimler Dergisi 2 (Aralık): 216-241.
Merriam-Webster sözlüğüne göre beden dismorfisi “kişinin vücudundaki hayali veya hafif bir fiziksel kusurla ilgili patolojik meşguliyet” halidir. (bkz. https://www.merriam-webster.com/medical/body%20dysmorphic%20disorder)
Phillip Brophy, 1983. “Horrality -The Textuality of the Contemporary Horror Film,” Art & Text 3.
Byng-Chul Han, Eros’un Izdırabı, Metis: Istanbul (2019).
Bkz. Sinners, “I lied to you”, https://www.youtube.com/watch?v=S7jo5Cr6WUA&list=RDS7jo5Cr6WUA&start_radio=1.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
