0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

Tiranların kaosundan çıkış

Derleyen: Haber Stüdyosu

28 Şubat sabahı Ortadoğu, 1979 Devrimi’nden bu yana en şiddetli sarsıntılarından birini yaşadı. ABD’nin "Epik Öfke" (Epic Fury), İsrail’in ise "Kükreyen Aslan" (Roaring Lion) adını verdiği kapsamlı saldırı, bölgedeki tüm dengeleri altüst etti. Operasyonun ilk saatlerinde Ayetullah Ali Hamaney ile çok sayıda üst düzey ismin etkisiz hale getirilmesi, Tahran’ın "Gerçek Vaat 4" (True Promise IV) ilanıyla karşılık buldu.

Hamaney, 1989’da Humeyni’den devraldığı mirası Devrim Muhafızları (IRGC) üzerinden yükselen askeri-endüstriyel bir komplekse dönüştürmüştü. Onun doktriniyle Lübnan’dan Yemen’e uzanan bir "Vekalet Savaşları" haritası çizildi, nükleer program ise rejimin varoluşsal inadı haline geldi. İçeride toplumsal talepleri boğan sertlik yanlısı tutumuyla İran’ı dünyadan kopan bir adaya çeviren bu mutlak otorite 28 Şubat sabahı hedef alındığında, elli yıldır ilmek ilmek işlenen "Bölgesel Direniş Ekseni"nin de zihni merkezi çökmüş oldu. 

Donald Trump, bu yıkımı Beyaz Saray’dan şu sözlerle ilan etti: "Saldırı o kadar başarılıydı ki düşündüğümüz lider adaylarının çoğu artık yok. Düşündüğümüz kişilerden hiçbiri olmayacak çünkü hepsi öldü. İkinci ya da üçüncü sıradakiler de öldü. Henüz onlara sert darbeler indirmeye başlamadık bile. Büyük dalga henüz gelmedi. Büyük dalga yakında geliyor."

Trump’ın "muhatap kalmadı" iddiasına rağmen, rejimin çekirdek kadrosu enkaz altından bir hamle yaparak Müçteba Hamaney’i yeni "Rehber" ilan etti. Bu otorite vakumunda, sürgündeki Rıza Pehlevi de "geçiş dönemi" için elini ovuşturan aktörler arasında. Ancak devrik şahın oğlunun Washington koridorlarındaki kulis çalışmaları, İran sokaklarında karşılık bulmakta zorlanıyor. Halkın büyük çoğunluğu için Pehlevi; bir kurtarıcıdan ziyade, Batı'nın dayattığı nostaljik bir figürden ibaret.

2025’teki “12 Gün Savaşı”nın üzerinden henüz bir yıl geçmeden başlayan bu ikinci dalga, bir askeri operasyondan ziyade, yarım asırlık bir mimarinin çöküş ilanı anlamına geliyor. Bugün merkezinde İran’ın yer aldığı bu yangını anlamak için, belki de 50 yıl öncesine bakmak gerekiyor. 

Devrimin "ilk günahı"

İran’ın bugünkü krizinin kökleri, 1979 devriminin kendi evlatlarını yediği o karanlık günlerde saklı. Bahman Nirumand, “İran’da Soluyor Çiçekler” adlı eserinde, adalet ve özgürlük vaadiyle yola çıkan solcuların, liberallerin ve entelektüellerin, iktidarı ele geçiren teokratik yapı tarafından nasıl acımasızca tasfiye edildiğini anlatır.

Şah diktasından kurtulmak için omuz omuza verenlerin, şahı aratan bir teokrasi tarafından yok edilmesi, bugünkü meşruiyet krizinin temelindeki "ilk günah" olarak öne çıkıyor. Elli yıl sonra bugün, çiçekler yeniden soluyor; ancak bu kez rejimin kendi eliyle kuruttuğu toplumsal umutlar, dışarıdan gelen bir ateşle tamamen toprağa gömülüyor. Dış müdahale, halk için bir özgürleşme vaadi içermiyor; aksine yarım asırdır iki ateş arasında sıkışan trajedinin nihai perdesini oluşturuyor.

Kusursuz fırtına 

Saldırının Suriye’deki rejim değişikliğinin hemen ardından gelmesi rastlantı değil. Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle Moskova’nın bölgedeki etkisinin sınırlanması ve İran’ın en önemli "vekil gücü" Hizbullah’ın lider kadrosunun tasfiyesi, Tahran’ı savunmasız bıraktı.

2025’teki savaştan sonra uranyum zenginleştirme oranının yüzde 90 seviyesine, yani silah saflığına ulaştığına dair sinyaller, İsrail için "varoluşsal tehdit", ABD içinse düşman bir gücün kendi nükleer düzenini iflas ettirmesi anlamı taşıyor. Washington, Tahran'ın bu hamlesini sadece bölgesel bir silahlanma değil, küresel nükleer denklemin kontrol dışına çıkması olarak okuyor. İçeride yıllardır dinmeyen toplumsal muhalefet rejimin rıza üretimini bitirmişken, dışarıdaki bu askeri kuşatma, içerideki çürümeyi topyekün bir yıkıma zorluyor.

Asimetrik direnç 

Trump, operasyonun "4 gün ile 4 hafta" arasında biteceğini iddia etse de, sahadaki asimetrik direnç bu iyimserlikle çelişiyor. "Füzeler tükendi" söylemine rağmen Tel Aviv ve Hayfa gibi merkezlerin vurulması, Tahran’ın vuruş kapasitesinin korunduğunu kanıtladı. Üstelik saldırıların sadece İsrail ile sınırlı kalmaması, Körfez'deki dengeleri de altüst etti. Suudi Arabistan ve BAE'deki kritik petrol tesislerine yönelik İHA akınları, Trump’ın "hızlı zafer" senaryosunu ucu açık bir yıpratma savaşına dönüştürdü.

Ekonomik cephede Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı, petrol fiyatlarını 84 dolar seviyesinde tutarak küresel piyasaları sarsıyor. Ancak asıl yıkıcı senaryo, merkezi otoritenin felç olmasıyla başlayacak "Suriyeleşme" süreci. Devrim Muhafızları’nın hiziplere bölündüğü, yerel güç odaklarının özerklik ilan ettiği bu otorite vakumu, Türkiye için çok boyutlu bir güvenlik faturası vaat ediyor.

Ankara, sınır hattında sadece yeni bir terör koridoru riskiyle değil, kontrolü imkansız bir göç dalgasıyla da karşı karşıya. Tahran’daki yönetim boşluğu; PKK’nın İran kolu PJAK gibi yapıların sınırın her iki yanında geniş alanlar kazanmasına zemin hazırlıyor. Milyonlarca kişilik bir nüfus hareketliliği, Türkiye’nin demografik ve ekonomik dengelerini doğrudan tehdit ederken; sınır güvenliğini "duvarların ötesinde" tutmayı imkansız kılıyor. Bu tablo, Türkiye’nin doğu sınırında on yıllar sürecek bir istikrarsızlık ihraç merkezi anlamına geldiğini kanıtlıyor.

Tiranların kaçış yolu

Peki, küresel piyasalar sarsılırken ve milyonlarca insanın hayatı pamuk ipliğine bağlıyken dünya neden bu yangını izliyor? Bu sorunun cevabı, ideolojik bir çatışmadan ziyade liderlerin yaşadığı derin iç meşruiyet krizlerinde gizli. Kendi halkının rızasını kaybeden veya kişisel ikbalini koltuğuna bağlayan figürler için dış çatışma, içerideki sıkışmışlığı aşmanın en kestirme yolu haline geldi.

Netanyahu’nun içerideki yargı süreçlerinden ve protesto dalgasından kaçmak için bölgesel savaşı tırmandırması veya Molla rejiminin toplumsal değişim talebini "dış güçler" anlatısıyla bastırmayı seçmesi, bu stratejinin somut örneklerini oluşturuyor. Benzer şekilde Trump, siyasi geleceğini dünyayı ateşe atma pahasına bir askeri tırmanış üzerine kurguluyor. Kısacası dünya; halkıyla barışık olmayan, rızasını yitirmiş liderlerin kişisel ikbal kavgalarının bedelini ödüyor. 

Trump ve "dostlarını" yenmek

Peki, kişisel ikballerle kuşatılmış bu kaotik ortamı dağıtmak, dünyayı ateşe atan bu siyasi anlayışı geriletmek gerçekten mümkün mü? Bu sorunun yanıtı, çatışmanın askeri boyutundan ziyade siyasi meşruiyet zemininde gizli. Bölgesel yangınları şahsi bir strateji haline getiren Trump ve benzeri figürlerin karşısındaki en büyük engel; meşruiyetini doğrudan halkın rızasından alan demokratik akıl.

Bu noktada çözümün yolu, Mustafa Kemal Atatürk’ün on yıllar öncesinden işaret ettiği "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinde gizli olabilir mi? Kendi halkıyla barışık olmayan liderlerin dışarıya savaş ihraç ettiği bir dünyada, tam demokrasi ve tam bağımsızlık eksenindeki bu denge; tiranların şahsi ajandalarına karşı en rasyonel barajı oluşturuyor. Türkiye için de bu karmaşadan çıkışın tek pusulası, barışı merkeze alan bu tarihsel yaklaşımı yeniden güncel bir politik hatta dönüştürmekten geçiyor.