0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

'Odysseia': Bir eve dönüş hikâyesi mi yoksa çöken çağın ağıtı mı?

Eberhard Zangger

Homeros’un Odysseia’sı, nispeten daha az incelemeye konu olmuş gizemli bir bölüm etrafında dönüm noktasına ulaşır: Odysseus’un Phaiakların ülkesi Scheria’yı ziyareti. Bu bölümün yeniden ele alınması Odysseia’nın esasen mekân içinde ilerlemekle değil; tarihsel bellek, kayıplar ve Tunç Çağı’nın sonundaki çöküş ile ilgili olduğunu düşündürmektedir.

Christopher Nolan 17 Temmuz 2026’da, genellikle süper kahraman serilerine ya da küresel felaket filmlerine ayrılan büyüklükte bir bütçeyle hazırlanan görkemli bir Odysseia uyarlamasını gösterime sokacak. Film, Homeros’un destanını kaçınılmaz olarak yeniden kamuoyunun ilgi odağına taşıyacak. Eserin yeniden görünürlük kazanması sevindirici; aynı zamanda temel bir soruyu da gündeme getiriyor: Odysseia aslında neyi anlatmaktadır?

Odysseia’nın yapısını yeniden düşünmek

Destanın adı yolculukla, kahramanların Kikloplarla, Sirenlerle ve canavarlarla mücadele ettiği, belirli bir amacı olmayan gezintilerle özdeşleşmiştir. Oysa Homeros’un metni dikkatle okunduğunda, eserde şaşırtıcı derecede az yolculuk gerçekleştiği görülür. Telemakhos, İthaka’dan Pylos ve Sparta’ya gidip geri döner; Odysseus ise Kalypso’nun adasından İthaka’ya yelken açar. Esasen yolculukların tamamı bundan ibarettir. Odysseus’un meşhur “gezintileri” ne eserin yapısal omurgasını oluşturmakta ne de ana olay örgüsü üzerinde doğrudan bir sonuç doğurmaktadır. Bunlar, sınırları açıkça belirlenmiş bir anlatı çerçevesi içinde aktarılır; kendilerini çevreleyen olay örgüsüyle herhangi bir geçiş bağlantısı kurmaz ve ardından gelen gelişmeler üzerinde hiçbir iz bırakmaz.

Odysseia anlatısının dramatik merkezi başka bir yerde, gizemli ve çoğu zaman gözden kaçırılan bir bölümde yatar: Odysseus’un Phaiakların ülkesi Scheria’da geçirdiği süre (5. Kitap’ın sonunda başlayıp 13. Kitap’ın başında sona erer). Bu geniş bölüm, tam da araştırmacıların bugüne dek nadiren sistemli biçimde ele aldığı soruları gündeme getirmektedir. Zeus ile Poseidon neden Odysseus’un mutlaka burada durması gerektiğinde ısrar eder? Scheria neden, başka yerlerde yalnızca tarihsel gerçekliği somut biçimde belirlenebilen mekanlar için kullanılan ölçüde ayrıntılı betimlenir? Ve bu müreffeh toplumun her yanına neden yaklaşmakta olan felaketin apaçık hissi sinmiştir?  

Aşağıda, ilk kez otuz yılı aşkın bir süre önce ortaya attığım ve o tarihten bu yana pek az kapsamlı tartışmaya konu olan bir yorumu yeniden gündeme getirmek istiyorum: Scheria, herhangi bir coğrafi yer olarak değil, yitip gitmiş bir dünyaya bilinçli bir geri dönüş olarak anlaşılmalıdır. Bu yoruma göre Homeros, Troya Savaşı’nın ardından yaşanan köklü toplumsal ve siyasal çöküş üzerine düşünmek amacıyla dinleyicilerinin bakışını Tunç Çağı’nın kayıp kahramanlık dönemine çevirmektedir, üstelik bu çöküşün ortaya çıkmasında Odysseus’un kendisi de belirleyici bir rol oynamıştı. Onun Troya Atı hilesi (8.492–520) yalnızca savaşı sona erdirmekle kalmamış, bütün bir düzenin yıkımını da kesinleştirmişti.  

Odysseia ilk bakışta Odysseus’un Troya Savaşı’nın ardından yurduna dönüşünü anlatır. Troya’nın düşüşünden on yıl sonra, Yunan komutanlarının neredeyse tamamı ülkelerine dönmüştür; yalnızca Odysseus hala kayıptır. Ancak dikkat çekici biçimde destan onun maceralarıyla başlamaz. Bunun yerine İthaka’daki gergin durumla açılır: Bir iktidar boşluğu doğmuş, kral yirmi yıldır ortalarda görünmemiş ve onun hanesi, Penelope’yi evlenmeye zorlayarak krallık yetkisini ele geçirmeye kararlı, sayıları giderek artan hırslı taliplerin kuşatması altında kalmıştır. Anlatı ancak bundan sonra, 5. Kitap’ın 150. dizesinde, Odysseus’un kendisine yönelir: Savaş çoktan sona ermiş olmasına rağmen, nympha Kalypso tarafından Ogygia Adası’nda yedi yıl boyunca alıkonulmuş ve yurduna dönememiştir.  

Zeus sonunda Odysseus’un dönüşüne izin verme zamanının geldiğine bizzat karar verir. Hermes, Kalypso’ya onu serbest bırakmasını bildirmek üzere gönderilir. Birlikte geçirdikleri son gecenin ardından Odysseus bir sal yaparak denize açılır. On sekiz gün sonra, Scheria ülkesine yaklaşırken Poseidon bilerek yıkıcı bir fırtına koparır. Odysseus iki gün boyunca rüzgâr ve akıntıyla mücadele eder, deniz kazasına uğrar ve kıyı kayalıklarında neredeyse can vermek üzereyken bir nehrin ağzına sığınmayı başarır. Bitkin ve çıplak hâlde bulunan Odysseus’u prenses Nausicaa bulur; ardından onu şehre ve kraliyet sarayına götürür. 6-8. Kitaplar, Odysseus’un Scheria’da yaşadıklarını anlatır.

Odysseus serüvenlerinin anlatısal yapısı

Genellikle “Odysseus’un serüvenleri” olarak tanımlanan olayların tümü, Kikloplarla, büyücülerle, Sirenlerle ve ölülerle karşılaşmaları, destanın ana olay örgüsü içinde gerçekleşmez. Bu bölümler yalnızca geriye dönük bir anlatı olarak karşımıza çıkar; Odysseus tarafından Phaiakların sarayında aktarılır (9-12. Kitaplar). Bu serüvenler yapısal bakımdan anlatının geri kalanından ayrı dururlar. Onları hazırlayan kayda değer bir anlatısal giriş bulunmadığı gibi, sonrasında yankıları da görülmez. Odysseus, ev sahibi Kral Alkinoos’un isteği üzerine Scheria’da anlatmaya başlar ve dört kitap sonra, hiçbir geçiş yapmadan öyküsünü birdenbire sona erdirir. Anlattıkları, sonraki olayların seyri üzerinde hiçbir etki yaratmaz; hatta Phaiaklar onun ayrıntılı hikâyeleri hakkında tek bir yorumda dahi bulunmazlar. Odysseus İthaka’ya ulaştığında, bu deneyimler anlatının ufkundan bütünüyle kaybolur. Ne Odysseus ne de başka herhangi bir karakter tarafından bir daha hatırlanır veya yeniden ele alınırlar. Bu serüvenler dramaturjik açıdan hiçbir sonuç doğurmadan kalmaktadır.

Büyülü Phaiaklar ona bir tanrı gibi saygı gösterecek ve onu bir gemiyle sevgili yurduna gönderecekler; üstelik yanına tunçtan armağanlar, yığınla altın ve giysi verecekler. Bunların miktarı, Troya’dan ganimetten payına düşenlerle birlikte doğrudan dönmüş olsaydı yanında getirebileceğinden daha fazla olacak.

(5.35–41)  

Bu çarpıcı ayrışma Odysseia’nın diğer bakımlardan son derece özenli bir iç tutarlılık sergilemesi nedeniyle daha da dikkat çekicidir. Motifler önceden hazırlanmakta, gerilimler geliştirilip çözüme kavuşturulmakta ve tanrıların dünyası ile insanların dünyasında gerçekleşen eylemler birbirini yansıtmaktadır. Bu çerçevede, yolculuk anlatılarının konumu içerik bakımından değil, yapısal açıdan sıra dışı görünür. Bunlar, belirli bir hikâye anlatma durumu içine yerleştirilmiş, kendi içinde bağımsız bir anlatı birimi olarak işlev görür; ancak destanın genel kurgusuna organik biçimde bütünleşmez.  

Bu yapısal gözlemi ciddiye alan herkes Odysseus’un serüvenlerinin Odysseia’nın merkezini oluşturmadığı, aksine destanın taşıyıcı yapısından çok çerçevesine ait olduğu ihtimalini en azından göz önünde bulundurmalıdır. Yolculuk bölümleri gerçekten yaşanmış olayların aktarımından çok, daha eski mitolojik geleneklerden alınarak bilinçli biçimde kullanılmış anlatı malzemesi izlenimi verir. Bunların benzerlerine yalnızca Yunan edebiyatında -örneğin Argonautika’da- değil, Gılgamış anlatıları gibi Eski Yakın Doğu destanlarında da rastlanır.

Odysseus bu hikayeleri, konukseverlik, rekabetçi hikaye anlatıcılığı ve saray eğlenceleriyle şekillenen bir ortamda bizzat kendisi anlatır. Aynı zamanda destan onun güvenilirliğini tekrar tekrar sorgulamaya açar. Bunun sonucunda, özenle kurulmuş bir belirsizlik ortaya çıkar. Odysseus’un serüvenlerini bütünüyle göz ardı etmek gerekmez; bunlar daha çok, miras alınmış malzemeyi yeni bir kompozisyon içinde yeniden işleyen destansı denizci hikayeleri, yani anlatısal bir yoğunlaştırma olarak görünür. Edebi güçleri de tam olarak burada yatar. Destanın düşsel ufkunu genişletir ve Odysseus figürüne derinlik ile ikirciklilik kazandırırlar; ancak olayların gerçek seyrini belirlemezler.

Neden Scheria?

Scheria tam bu noktada kaçınılmaz olarak ilginin merkezine yerleşmektedir. Odysseia’daki diğer bütün duraklardan farklı olarak, Odysseus’un Phaiaklar arasında kalışı bir rastlantının, yolunu şaşırmasının ya da kişisel tercihin sonucu değildir. Bu durak açıkça tanrılar tarafından buyurulmuştur. Zeus, Odysseus’un yurduna dönmeden önce Scheria’da durması gerektiğine bizzat karar verir; destanın giriş bölümünde belirtildiği üzere bunun amacı onun “canını kurtarmaktır” (1.5). Odysseus’a açıkça düşman olan Poseidon da bu kararın yerine getirilmesini sağlar. Normalde birbirine karşıt olan bu iki tanrısal gücün aynı amaçta birleşmesi dikkat çekicidir. Poseidon, Odysseus’u denizde öldürebilecekken, onu bilinçli bir güç kullanarak Zeus’un belirlediği yere doğru sürükler. Böylece Scheria, daha en başından zorunlu ve kaçınılmaz bir varış noktası olarak işaretlenir. Anlatı, Odysseus’un İthaka’ya dönmesine izin verilmeden önce burada bir şeyi yaşaması, görmesi ya da idrak etmesi gerektiğini güçlü biçimde ima eder.

Sonra, iki yanında güzel birer limanın bulunduğu yüksek surlu kente varacağız; orada dar bir giriş vardır. Kıvrık gövdeli gemiler yol boyunca karaya çekilmiştir; her birinin kendine ayrılmış özel bir yeri bulunur.

(6.262–265)

Scheria’nın kendine özgü konumu, antik edebiyatta kültürel belleğin çok daha ünlü bir başka mekânıyla, Platon’un Atlantis’iyle kurulan dikkat çekici benzerliklerle daha da belirginleşmektedir (Timaios 20d–25d, Kritias 108e–121c). On yedinci yüzyıldan bu yana araştırmacılar bu benzerliklere defalarca dikkat çekmiş, ancak bunların Odysseia’nın yorumlanması açısından taşıdığı daha geniş sonuçlar üzerinde nadiren durmuşlardır. Hem Phaiaklar hem de Atlantisliler soylarını Poseidon’a dayandırmaktadır. Her iki halk da “dünyanın kıyısında” yer alan uzak bir ülkede yaşar. Her iki toplum da olağanüstü denizcilik becerileri, ileri teknik yetkinlikleri ve maddi zenginlikleriyle öne çıkar. Her iki durumda da siyasal düzen, mutlak bir hükümdarın değil, yönetimi ortaklaşa yürüten soylu yöneticilerden oluşan bir kurulun elindedir. Topografik ayrıntılar da aynı ölçüde düşündürücüdür: dik kıyı uçurumlarıyla çevrelenmiş verimli bir ova, dar ve insan eliyle açılmış bir girişe sahip korunaklı limanlar, Poseidon’a adanmış bir kutsal alanın bitişiğinde bulunan saray merkezi ve geniş bahçeler, pınarlar ile işlenmiş araziler. Son olarak, her iki mekanın üzerinde de bir felaketin gölgesi bulunmaktadır. Atlantis ani bir yıkımla ortadan kalkar; Scheria ise çöküşünü açıkça haber veren bir kehanetin tehdidi altındadır.

İki pınar vardır: Biri bahçenin her yanından akıp geçer, diğeri ise avlunun eşiğinden fışkırarak saraya doğru akar.

(7.130–132)

Bu örtüşmeler rastlantı olarak geçiştirilemeyecek kadar çok sayıda ve belirgindir. Yaygın açıklamaya göre Platon, Atlantis’i Homeros’un Scheria’sını örnek alarak tasarlamıştır. Ancak bu çözüm, sorunu çözmek yerine yalnızca başka bir yere taşır. Asıl önemli soru, kimin kimi taklit ettiği değil, temelde birbirinden farklı iki metnin neden kayıp ve son derece gelişmiş bir topluma ilişkin böylesine yakın imgeler ortaya koyduğudur. Bu noktada alternatif bir yorum kendini gösterir: Hem Scheria’nın hem de Atlantis’in, daha eski ve ortak bir bellek birikiminden, müreffeh, teknik açıdan ileri ve nihayetinde yıkıma mahkum olarak hatırlanan bir Tunç Çağı dünya düzeni düşüncesinden, beslendiği düşünülebilir.

Hatırlanan Troya

Bu düşünce çizgisi sürdürüldüğünde, açık belki rahatsız edici bir sonuç ortaya çıkar. Platon’un Atlantis anlatısı, benim hâlâ makul bulduğum üzere, gerçekten de Troya Savaşı’na ilişkin Mısır kökenli bir belleğe dayanıyorsa, zamansal uzaklık, kültürel aktarım ve felsefi yeniden biçimlendirme süzgeçlerinden geçmiş haliyle, o zaman Atlantis, sonraki geleneğin filtresinden görülmüş Troya’dan başka bir şeyi temsil etmiyor demektir. Bu olasılık Odysseia bağlamında yeniden ele alındığında, Atlantis ile Scheria arasındaki benzerlikler yeni bir tutarlılık kazanır. Scheria artık yalnızca şiirsel bir hayal ürünü olarak değil, aynı ortak bellek ufkunun bir parçası olarak görünmektedir. Homeros Troya’yı bu sefer bir savaş alanı olarak değil, gelişiminin doruğundaki müreffeh ve düzenli bir toplum olarak yeniden edebi sahneye çıkarmaktadır.

Ne harika bir ozansın, Demodokos! Yunanların Troya’da neler başardıklarını ve neler çektiklerini, sanki orada bulunmuş ya da orada bulunan birinden dinlemişsin gibi böylesine eksiksiz anlatıyorsun.

(8.497–493)

Odysseus’un Troya’nın bu dönüşmüş biçimi içinde karşılaşmaya zorlanması düşüncesi, destanın iç mantığıyla son derece iyi örtüşür. Kurnazlığı ve şiddetiyle kentin yıkımına, dolayısıyla kahramanlık çağının sona erişine, belirleyici ölçüde katkıda bulunan kişi, yurduna dönmesine izin verilmeden önce bu uygarlıkla bir kez daha yüzleşmek zorundadır. Homeros hiçbir yerde Odysseus’un Troya’yı işleyen bir kent olarak içeriden gördüğünü ima etmez. Odysseus Troya’yı ziyaret etmemiş; kuşatmış ve yakmıştır. Anlatı düzleminde bu eksiklik böylece giderilir. Böylece Scheria, belleğe ve yüzleşmeye ait ahlaki bir mekan olarak belirir: savaşın dünyanın yerleşik düzenini geri dönülmez biçimde parçalamadan önce yitirilmiş olanların bir imgesi… Bu toplumun aynı zamanda kendi yıkımına ilişkin sessiz, fakat apaçık bir önseziyle kuşatılmış olması da bu düşünceyi güçlendirir. Scheria zamansız değil, geçmişe aittir; ütopik değil, geçmişe dönük bir tasvirdir. 

Bir eşik mekânı: Scheria

Bu yorum, Homeros’un dikkat çekici bir tutarlılıkla kullandığı bir dizi güçlü anlatı işaretiyle daha da pekişir. Bunlar arasında özellikle açıklayıcı olan, Odysseus’un Scheria’da geçirdiği süreyi çerçeveleyen iki bilinçsizlik halidir. Bunlardan ilki, gemi kazasının ardından bitkin, güçten düşmüş ve ölümün eşiğinde kıyıya vurduğunda gerçekleşir (5.450–493). Odysseus kendisini bir yaprak yığınının altına gömer ve metinde defalarca ölümün kendisine benzetilen, derin ve uykuya benzer bir hâle dalar. Uyandığında ise dönüşüme uğramıştır. Athena onun daha uzun boylu, daha yakışıklı ve daha genç görünmesini sağlar. Genç prenses Nausicaa’nın karşısına savaştan dönen yaşlı bir adam olarak değil, genç bir erkek görünümünde çıkar (6.297–238 ve 8.19–22). Bu gençleşme, araştırmacılar tarafından uzun zamandır fark edilmiş ve genellikle simgesel biçimde, yeniden doğuş ya da yenilenme olarak, yorumlanmıştır. Oysa bunun daha özgül bir anlatı işlevi vardır: Odysseus’un farklı bir zamansal ufka, savaş felaketinden önceki bir dünyaya girişini işaretlemektedir.

İkinci bilinçsizlik hali, Odysseus’un Scheria’dan ayrılışı sırasında yaşanır: “Gözlerine ölüm gibi tatlı, derin bir uyku çöktü” (13.80). Phaiaklar onu uyurken İthaka’ya götürür; Odysseus yolculuğun farkına varmaz, ancak yurdunun kıyısına ulaştıktan sonra uyanır ve başlangıçta burayı tanıyamaz. Ancak yaşam ile ölüm arasında bir kez daha askıda kaldığı bu halden geçtikten sonra bütünüyle şimdiki zamana döner. Bu simetrik çerçevelemenin rastlantısal olması pek mümkün değildir. Bu olay dizisi Scheria’yı anlatının geri kalanından kesin biçimde ayırır ve Odysseus’un burada geçirdiği süreyi olağanüstü bir durum, bir eşik deneyimi olarak belirginleştirir. Homeros burada bilinen bir destansı anlatım aracından yararlanır: İster mekansal ister zamansal olsun, dünyalar arasındaki geçişler tam bir bilinç hali içinde gerçekleşmez.  

Hızlı gemileri onu denizin ötesine taşıdı ve İthaka’ya bıraktı; yanında tunç, yığınla altın ve ince dokunmuş giysilerden oluşan görkemli armağanlar vardı Troya’dan sağ salim kurtulmuş olsaydı bile kazanabileceğinden çok daha fazla ganimet.

(13.136–141)

Kehanet ve felaket

Scheria’nın geçmişe ait niteliğini gösteren ve çoğu zaman yeterince önemsenmeyen bir başka işaret, Phaiakları bekleyen akıbete yapılan tekrarlanan göndermelerde yatar. Odysseus’un coşkuyla karşılanması sırasında bile, bölüme sessiz ama sürekli bir uğursuzluk hissi eşlik eder. Kral Alkinoos, Poseidon’un bir gün bir Phaiak gemisini yok edeceğini ve kentin üzerini devasa bir dağla örteceğini bildiren eski bir kehaneti anlatır (8.564–571 ve 13.172–187). Bu haber, Homeros’un aynı anda betimlediği göz kamaştırıcı refahla çarpıcı bir karşıtlık oluşturur.

Bu tür kehanetler olaylardan önce nadiren ortaya çıkar; daha çok olayların ardından biçimlenir ve bilinen bir felaketi geriye dönük olarak tanrısal bir düzen içine yerleştiren anlatı araçları olarak işlev görür. Dolayısıyla Homeros’un Scheria’nın geleceğini açıkça önceden haber vermesi, onun bakış açısından bu geleceğin zaten geçmişe ait olduğunu düşündürür. Phaiaklar, kendi yok oluşlarından habersiz bir toplum olarak görünürken anlatıcı bu yok oluşu önceden bilinen bir gerçek olarak kabul eder.

Dikkat çekici biçimde, kehanet doğrudan Odysseus’la bağlantılıdır. Onu güven içinde İthaka’ya taşıyan gemi, felaketin de tetikleyicisi olur. Odysseus’un ayrılışıyla birlikte Scheria, şimdiki zamanın alanından çıkar. Geri dönen geminin kıyı açıklarında taşa dönüşmesi, görkemli bir tanrısal intikam sahnesi olarak değil, simgesel bir kapanış olarak sunulur. Phaiakların denizcilik faaliyetleri sona erer, dış dünyayla bağları kopar ve Scheria belleğin derinliklerine çekilir. Homeros, Scheria’yı zamansız bir ütopya olarak değil, bir zamanlar var olmuş ve geri döndürülemez biçimde yitirilmiş bir düzenin hatırlanan imgesi olarak sunar.

Tunç Çağı düzeninden çöküş sonrası gerçekliğe

İthaka, huzurlu ve idealize edilmiş bir karşı-dünya değil, Troya Savaşı’nın ardından yaşanan toplumsal çözülmenin yakından görünümüdür. Bir zamanlar tek bir meşru hükümdarın yönettiği yerde, 107 talip üç yıldır sarayda bulunmakta (13.378), iktidar, mülk ve nüfuz uğruna birbirleriyle yarışmaktadır. Kraliyet hanesinin içi boşaltılmış, siyasal meclisler yıllardır toplanmamış, adalet ve ölçülülük normları aşınmıştır. Üstelik bu durum yalnızca İthaka’yla sınırlı değildir. Dinleyiciler destana serpiştirilmiş konuşmalar aracılığıyla, istikrarsızlığın Miken dünyasının diğer merkezlerini de etkilediğini öğrenir: Bazı saraylar hala ayaktadır, bazıları çoktan yıkılmış, bazılarıysa tahtı zorla ele geçirenlerin denetimine girmiştir.

Odysseus, Scheria’da hala işleyen bir toplumla karşılaşmıştır: kurumları açıkça tanımlanmış, konukseverliği ritüellere bağlanmış, kamusal düzeni ve toplumsal dengesi korunmuş bir şehir... İthaka’da ise bunun tam tersiyle yüzleşir: İktidarın kişisel çıkarlara hizmet eder hale geldiği, şiddetin dizginlerinden boşandığı ve sadakatin kuraldan çok istisna olduğu çöküş sonrası bir dünyayla… Scheria bölümüne bütün anlamını kazandıran da tam olarak bu karşıtlıktır. Bu bölüm ne gerçeklikten bir kaçış ne de duygusal bir ara anlatıdır; kaybın anlaşılır hale gelmesini sağlayan zorunlu bir geçmişe dönüştür. Homeros iki deneyim ufkunu yan yana getirir: karmaşık ve düzenli bir Tunç Çağı toplumunun hatırası ile Miken çağının sonunda bu düzenin çözülüşüne ilişkin yaşanmış gerçeklik. Bu açıdan Odysseia, ortadan kalkmış kahramanlık düzeninden daha yoksul ve istikrarsız bir düzene geçiş ve böyle bir geçişin yol açtığı bedeller üzerine edebi bir sorgulama olarak görülebilir.

Dolayısıyla, Scheria’da geçirilen süre dramaturjik bir zorunluluktur. Bu bölüm olmasaydı Odysseia, geleneksel bir yurda dönüş hikayesinden ibaret kalırdı: Bir kahraman güçlüklerin üstesinden gelir, geri döner ve eski düzeni yeniden kurar. Şiir, asıl derinliğini ancak Scheria sayesinde kazanır. Homeros, kahramanını yurduna dönmeden önce duraklamaya ve büyük kırılmadan önce var olan dünyayla yüzleşmeye zorlar. Odysseus, Kalypso’nun yanındaki yalıtılmışlığından doğrudan İthaka’nın parçalanmış gerçekliğine geçemez. Önce yitip gitmiş düzeni görmesi, deneyimlemesi ve kaçınılmaz olarak yeniden kaybetmesi gerekir. En yalın yorumuyla bu düzen, büyük ölçüde onun kendi hilesi -Troya Atı düzeni- yüzünden yıkılmıştır.

Böylece Odysseia, yalnızca bir insanın yurduna dönüşünü değil, geçmişteki bir dünyaya dönmenin imkansızlığını da anlatır. İthaka’da düzenin yeniden kurulması zorunludur; ancak bu, Scheria’nın temsil ettiği kahramanlık çağını yeniden var edemez. Bunun yerine, kökten değişmiş bir gerçeklik içinde kırılgan bir denge kurar. Bu kavrayış, destana özgü melankolik alt tonu kazandırır ve görünüşteki mutlu sonuna rağmen Odysseia’nın neden baştan sona kayıp ve ikirciklilik duygusuyla örülü olduğunu açıklar.

Yüzleriniz, başlarınız ve bedenleriniz gecenin karanlığına bürünmüş; çığlıklarınız ateş gibi alev alev yükseliyor. Sarayın bezemeli tavanları ve duvarlarına kanınız sıçramış. Avlu hayaletlerle dolu Erebos’un karanlığına inen hayaletlerle. Güneş gökyüzünden kaybolmuş, her yanı kasvetli bir sis kaplamış.

(20.353–360)

Odysseia destanı böylece karmaşık bir toplumun çöküşü üzerine son derece isabetli bir edebi düşünüş olarak karşımıza çıkmaktadır. Homeros, tarihsel süreçleri soğukkanlı ve nüfuz edici bir bakışla gözlemler: Siyasal düzenin nasıl aşındığını, iktidar boşluklarının ve şiddetin nasıl ortaya çıktığını, kurumların nasıl ortadan kaybolarak yerlerini geçici ve istikrarsız yönetim biçimlerine bıraktığını gösterir. Homeros’un bu geçişi bir tarihsel kayıt biçiminde değil, son derece karmaşık bir anlatı kurgusu aracılığıyla aktarmayı seçmesi, dikkat çekici ölçüde gelişmiş bir tarih bilincine işaret eder. Odysseia bu şekilde okunduğunda, başıboş dolaşma üzerine bir şiir olmaktan çok, bellek üzerine bir kitaba dönüşür , bugünü kavrayabilmek için geçmişe bakmanın zorunluluğu üzerine bir kitaba… Eserin kalıcı etkisinin kaynağı da budur. Toplumların istikrar, çözülme ve yeniden yapılanma üzerine bir kez daha düşündüğü dönemlerde Homeros’un destanı beklenmedik ölçüde modern görünür. Destan, geçmişe bakmanın mutlaka gerçeklikten kaçış anlamına gelmediğini; aksine bugünle soğukkanlı ve sorumlu bir biçimde yüzleşmenin ön koşulu olabileceğini düşündürür.

Burada önerilen yorum, kesin ve nihai bir açıklama sunduğu iddiasında değildir. Daha ziyade, çoğu zaman gözden kaçmış bir bağlantıyı ciddiye almaya yönelik bir davettir. Bu düşünce çizgisini izleyerek Odysseia’yı farklı bir bakış açısından yeniden okuyanlar, Odysseus’un kahramanlık çağının sona erişindeki sorumluluğunu belirginleştiren, incelikle kurgulanmış bir dizi etkiyi fark etmeye başlayabilirler: Scheria’da Phaiaklar coşkuyla eğlenirken Odysseus’un neden “yüreğinde büyük bir ıstıraba” kapıldığı; atletik yarışmanın neden ordular arasındaki savaştan daha uygun bir üstünlük ölçütü olarak sunulduğu; bağışlamanın, özellikle zina söz konusu olduğunda neden intikamdan daha bilgece bir seçenek olarak öne çıktığı; ozan Demodokos’tan tahta atı anlatan ezgiyi söylemesini isteyen kişinin neden Odysseus’un kendisi olduğu ve sonunda neden kendini tutamayarak gözyaşlarına boğulduğu…

Dr. Eberhard Zangger

Eberhard Zangger, Harvard Üniversitesi’nden Arkeoloji ve Antropoloji alanında ALM derecesine, Stanford Üniversitesi’nden ise Jeoloji alanında doktora derecesine sahiptir. 1982’den bu yana antik kültürler ile içinde yaşadıkları çevreler arasındaki tarihsel ilişkileri araştırmaktadır.

Bu araştırma, Luwian Studies Vakfı tarafından desteklenmiştir.

Odysseia’dan yapılan bütün alıntılar, Emily Wilson’ın W. W. Norton tarafından yayımlanan 2020 tarihli çevirisinden alınmıştır.

Ek okumalar:

Homeros. 2020. The Odyssey. Translated by Emily Wilson. New York: W. W. Norton.

Laplace, Marcelle. 1984. “Le ‘Critias’ de Platon, Ou l’ellipse d’une Épopée.” Hermes 112 (3): 377–382.

Zangger, Eberhard. 1992. The Flood from Heaven – Deciphering the Atlantis Legend. Chapter 6: “The Odyssey Starts Making Sense,” s. 177‒200. New York: Weidenfeld & Nicolson.

Zangger, Eberhard. 1993. “Plato’s Atlantis Account: A Distorted Recollection of the Trojan War.” Oxford Journal of Archaeology 18 (1): 77‒87.

Alıntı için

Zangger, E. 2026. “Why Odysseus Had to Go to Scheria — Memories, Flashbacks, and the End of the Bronze Age”, The Ancient Near East Today 14.7. Accessed at: https://anetoday.org/odyssey-scheria-bronze-age/