0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

NATO 3.0 ve Karadeniz'de yeni denklem

Erkin Öncan

Şehrin kilitlenmesi, şatafatlı karşılama törenleri, küslükler, anlaşmalar, dostluk ifadeleri, Mehter Takımı ve hediye edilen tabancalar…

Başkent Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen NATO Liderler Zirvesi, gündemi daha uzun süre işgal edecek çok sayıda anekdot ve önemli kararla geride kaldı.

Kuşkusuz, ittifakı ‘güvenlik şemsiyesinden’ savaşa hazır aktif bir askeri koalisyona çeviren bu 3.0 dönüşümüne, Avrupa silahlanması süreci ve Türkiye’nin ‘merkezileşen’ konumu damgasını vurdu.

Öyle ki, konuyu takip eden uzmanlara göre, Türkiye’nin Rusya’dan 2017 yılında satın aldığı S-400’lerin başka bir ülkeye satılması dahi ‘neredeyse kesinleşti’.

Zirvede elbette, İran savaşı ve Rusya-Ukrayna savaşı süren aktif çatışmalar da ele alındı. Ukrayna lideri Vladimir Zelenskiy, yaptığı konuşmada ve ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesinde, Ukrayna güçlerinin sahada üstünlüğü ele geçirdiğini iddia etti. Zirvenin öne çıkan kararlarından biri de, Ukrayna’ya 70 milyar euro’luk yardım kararı oldu.

Öngörülen yeni dönemin ilk ve en sıcak rotası ise muhtemelen Karadeniz olacak…

‘Denge politikası’ bitiyor mu?

Türkiye, başarılı bir denge politikası güderek, Rusya-Ukrayna savaşının ilk gününden itibaren Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne yaslandı ve savaşan taraflara ait savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişini kapattı.

Bu hamlenin başarısı, ‘Batılı müttefiklerin’ Rusya’yı denizden sıkıştırma planlarını akamete uğratmasından, Türkiye’nin çatışmanın dışında kalabilmesi için hayati bir manevra alanı sağlayabilmesinden kaynaklanıyor.

Aynı denge politikası, Birleşmiş Milletler (BM) ve Türkiye arabuluculuğunda hayata geçirilen Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması’nda da kendini göstermişti. Bu anlaşma, yalnızca küresel gıda krizini hafifletmekle kalmadı, aynı zamanda Karadeniz’in savaş koşullarında dahi bir diplomasi ve işbirliği zemini olarak ne denli kritik bir rol oynadığını gözler önüne serdi.

Ancak gelinen noktada NATO, 3.0 konseptiyle birlikte ‘dengeler’ dönemini kapatmaya niyetli görünüyor. Bu da, Türkiye’nin daha aktif bir pozisyona geçmesi anlamına geliyor.

Karadeniz'de yeni denklem

Bu kapsamda zirvede, Türkiye, Romanya ve Bulgaristan arasında Ocak 2024’te imzalanan Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu (MCM Black Sea) anlaşmasına yeni ekler yapıldı.

Yeni güncellemeye göre, grubun görevlerine kritik su altı altyapısının korunması da eklendi. Bu güç barış zamanında arama-temizleme görevi üstlense de, yapısı ve çalışma şekliyle, savaş zamanında harekat için deniz yollarını açma görevini de yerine getirebilir. MCM Black Sea, herhangi bir savaş durumunda hızla mayın temizleme misyonunun ötesine geçebilecek bir işleve sahip. Bu yapı, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sırasında sürüklenen mayınların tehdit oluşturduğu bir ortamda doğmuş olsa da, görev kapsamının genişlemesiyle ittifakın bölgedeki kalıcı deniz varlığının çerçevesini oluşturuyor.

Montrö'yü delmeden Karadeniz’e açılmak

Karadeniz, NATO’nun genişleme stratejisinin en önemli ayaklarından. Hatta, Rusya-Ukrayna savaşının dahi bir anlamda ‘Karadeniz için savaş’ veya ‘Karadeniz savaşı’ olduğunu söylemek mümkün.

Montrö Sözleşmesi, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin tonaj ve kalış süresini katı şekilde sınırlayarak NATO’nun resmi ve kalıcı bir deniz gücü konuşlandırmasını engelliyor.

Peki NATO Karadeniz’de nasıl genişliyor?

NATO Karadeniz’de klasik anlamda bir genişlemeden ziyade, bir derinleşme ve nüfuz alanı inşası içerisinde. Bu nedenle NATO, Türkiye, Romanya ve Bulgaristan gibi paydaş ülkelerin ulusal kuvvetlerinin NATO komuta yapısına uygun bir şekilde entegre edildiği; ABD, İngiltere, Fransa gibi kıyıdaş olmayan ülkelerin istihbarat ve lojistik destekle bu yapıya sürekli rotasyonla dahil olduğu bir model geliştirdi.

Bu modelle NATO, Montrö’yü delmeden Karadeniz’de etkili bir muharebe gücü inşa edebiliyor. Ankara Zirvesi’nde alınan kararlar, tam olarak bu hibrit genişleme modelinin resmileşmesi anlamına da geliyor. Bu çerçevede, Romanya’daki Mihail Kogălniceanu Hava Üssü’nün devasa bir NATO üssüne dönüştürülmesi projesi de hız kazanmış durumda. Karadeniz kıyısına yakın bu üs, ittifakın bölgeye yönelik hava operasyonlarının ve istihbarat faaliyetlerinin omurgası haline geliyor.

Stratejik açmaz

Bu noktada Türkiye’nin durumu aslında çelişkili ve bazı açılardan tehlikeli de. Türkiye, Montrö’yü ulusal güvenliğinin temel taşı olarak görmeye devam etse de, NATO çıkarları düzleminde uygulanan Karadeniz stratejisi, uzun vadede Montrö’nün ruhuna aykırı bir askeri yığınağa kapı aralayabilir.

Zira NATO, 3.0 formatıyla yeni dönemde ittifakı bir savunma örgütünden, düşman hatlarının gerisinde operasyon yapabilen, vekil güçleri koordine eden ve ‘entegre caydırıcılık’ adı altında sürekli bir alarm halinde bulunan bir yapıya dönüştürüyor. Bu yeni format, kendini mümkün olan ilk yerde test edecektir. 

En uygun aday olarak, birden fazla çatışma ve gerilim bölgesinde bulunan, stratejik önemi yüksek Karadeniz öne çıkıyor. Savaşın seyri içinde Ukrayna’nın insansız deniz araçlarıyla Rus Karadeniz Filosu’na saldırılar dzenlemesi ve Moskova’nın gemilerini Sivastopol’dan çekmek zorunda kalması, Karadeniz’deki askeri dengenin ne kadar hızlı değişebileceğini gösteriyor. Bu yeni durum, NATO’nun bölgeye yönelik iştahını daha da kabartırken, bu denklemin tam ortasındaki Türkiye, NATO 3.0 ile ‘yeni görevlere’ hazırlanıyor.

Bütün bunlara ek olarak Türkiye, savunma sanayisi alanında gerçekleştirdiği atılımlarla, bu yeni rolü icra edecek donanımı hızla ediniyor. Yerli ve milli olarak tanıtılan ve ciddi başarılara ulaşan, MİLDEN denizaltı, TF-2000 hava savunma harbi destroyeri, Hisar hava savunma sistemleri ailesi gibi yeni silah sistemleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bölgesinde ciddi bir vurucu güce kavuştursa da bu gücün NATO’nun agresif Karadeniz stratejisinin enstrümanı haline gelmesi de olası.

Askeri angajman ihtimali masada mı?

Bu, Türkiye’yi Rusya ile sadece diplomatik değil, askeri bir karşı karşıya gelişin de tarafı yapabilir. Halihazırda Ruslar, Türkiye’nin Ukrayna ile Bayraktar TB2 ve Akıncı İHA’ları, zırhlı araçlar ve mühimmat tedarikini içeren derin askeri işbirliğini, Türkiye’nin Karadeniz’deki Rus karşıtı kampın bir parçası olarak görüyor. 

Karadeniz’in kadim bir jeopolitik rekabet sahası olmasının yanında, keşfedilen doğalgaz rezervleri ve enerji nakil hatlarının güvenliği gibi yeni boyutlar da bu rekabeti daha da alevlendiriyor. Türkiye’nin buradaki çıkarları ne kadar büyükse, NATO ile Rusya arasındaki gerilimin tam ortasında kalma riski de o kadar büyük.

Bütün bu gelişmeler, NATO’nun 3.0 konseptiyle Karadeniz’i de bir ‘ileri karakola’ dönüştürme iradesini açıkça ortaya koyuyor. Elbette Türkiye, bugüne kadar sürdürdüğü denge politikasını devam ettirme eğilimi içerisinde olacaktır. ‘Mantıklı’ bakış, Türkiye’nin de Rusya’nın da bu tür bir angajmandan kesinlikle kaçınacağını tahmin edecektir.

Ancak Atlantik ittifakı, Türkiye’nin hassas damarı Montrö Sözleşmesi’ni ‘delmeden aşabilecek’ olanaklarını geliştirdikçe, Türkiye’nin hassas denge politikalarından sürüklenme riski her zaman masada.

Ankara’nın savunma sanayiindeki atılımları her zaman gurur verici bulundu ve çoğunlukla ‘Batı’ya rağmen’ anlatısıyla tanıtıldı. Ancak bu kabiliyetler artık ağırlıklı olarak NATO’nun genişleme ve daha fazla silahlanma stratejisinin bir parçası olarak konumlandırılacak. En azından istekler ve resmi yönelim bu şekilde.

Ve ne yazık ki bütün bu senaryo, Türkiye’yi Rusya ile herhangi bir düzeyde askeri angajmana girdiği, o korkulan senaryoya bir adım daha yaklaşma potansiyeli taşıyor.

Böyle bir felaket senaryosunun ilk durağı kuşkusuz Karadeniz olacaktır.