0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

Melezleşen Türkiye’nin mizahı 

Mahir Boztepe

Türkiye mizahının içeriğini tartışmaktan/ konuşmaktan çok “başına bir iş gelir mi” endişesiyle izledi Deniz Göktaş gündemini. Maalesef bu endişenin boş olmadığı anlaşıldı: Yurtdışından bir sırt çantasıyla, hiç müdanasız yurda dönen Deniz Göktaş, bir ‘2 Temmuz’ günü havalimanında gözaltına alındı. Ardından ters kelepçeyle emniyete götürüldü, 8 günde 10 milyon izlenen 'Ölü Deniz' gösterisindeki esprileri gerekçe gösterilerek, 'Cumhurbaşkanı’na hakaret' ve 'dini değerleri aşağılama' suçlamalarıyla tutuklandı.

“Sözde skeç” bitti mi? 

Göktaş’ın tutuklanmasına giden hepi topu 8 günlük süreci uzun uzun anlatmaya gerek yok. Her şey gözümüzün önünde yaşandı, 8 gün boyunca süren linç kampanyaları, “babasının eski bir terörist” olduğu şeklinde operasyonel içerikler ve “sözde skeç” “sözde komedyen” başlıkları eşliğinde, Deniz Göktaş tutuklandı. Belli ki, tutukluluğunun herkese ‘ibret’ olması istendi. 

Peki Deniz Göktaş’ı tutuklamak, iktidar için arzu ettiği sonucu üretmeye yeter mi? Türkiye gerçekten ‘ibret’ alacak mı? Bir değişimi ve dönüşümü engellemek için kaç tutuklama gerekir? Yönetenler ‘Ölü Deniz’in sevilmesinin ve tartışılmasının nedenlerinin, farklı biçim ve vehçelerde devamının geleceğinin farkında mı? 

Mizahın söz hakkı

Muhakkak ki, Deniz Göktaş hem komik hem cesur bir komedyen. Ancak, bu kadar dikkat çekmesinin ve tutuklanmasına kadar giden sürecin esası, mizahının kalitesinde ya da cesaretinde değil. Deniz Göktaş, ‘politik mizah’ alanında bir boşluğu görmüş de oraya oynuyor da değil. 

Deniz Göktaş, ‘politik mizah’  yapmak istediği için değil, Türkiye sosyolojisi ‘politik mizah’ talep ettiği ve hatta bizzat ürettiği için, ‘politik mizah’ yapıyor. ‘Ölü Deniz’in çok izlenmesi, çok tartışılması bir bütün olarak Türkiye’nin tamamen doğal biçimde  “susmayı” reddetmesinden, mizahın “söz hakkını” kullanmak istemesinden kaynaklanıyor. Çünkü siyaset, topluma mizah dışında kendisini ifade edecek pek yol bırakmıyor. 

Görmek istemeyen tüm gözlere inat, Türkiye istikrarlı bir biçimde büyük dönüşümünü sürdürüyor. Toplum, AK Parti iktidarında geçen çeyrek asırda geri döndürülemez biçimde değişti. İşte, Deniz Göktaş mizahı ve etrafımızda olup biten pek çok şey, bu değişim ve dönüşümün bir sonucu. Tam da bu yüzden hiçbir yargı kararı bu değişim ve dönüşümü durduramaz. 

İki farklı proje

Nurdan Gürbilek, ‘Vitrinde Yaşamak’ta 80’li yılları anlatırken şöyle der: “İki farklı iktidar projesinin, iki farklı söz siyasetinin, nihayet iki farklı kültür stratejisinin sahnesi olmuştu 80’ler. Bir yandan bir baskı ve yasaklar dönemiydi, diğer yandan yasaklamaktansa dönüştürmeyi, yok etmektense içermeyi, bastırmaktansa kışkırtmayı hedefleyen, daha modern, daha kurucu, daha kuşatıcı denilebilecek bir kültürel stratejinin kendini var etmeye çalıştığı yıllar.”

Aslında Gürbilek’in de vurguladığı gibi, “birbirinden hiçbir zaman tam kopamamış, birbirine muhtaç bu iki farklı proje” 2000’ler boyunca da mecraların çeşitlenmesi, dijitalin giderek ağırlık kazanması ve demografik değişim gibi faktörleri dışarıda bırakacak olursak, Gürbilek’in 80’ler için söylediğinden pek farklı yaşanmadı. 2000’ler boyunca da iki farklı söz siyaseti hüküm sürdü.

Bu dönemin 80’lerden bir farkı, özellikle 2000’lerin ikinci on yılında, gücün hiç olmadığı kadar merkezileşmesi ve siyasi iktidarın gittikçe yekpare hale gelen, muarızlarına söz ve yaşam hakkı tanımayan pervasızlığındaydı. 

“Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek” böbürlenmesinde kristalize olan, sözü tekleştirme çabası ise merkezin dışından gelen doğal bir taarruzla tarumar olmaya mahkumdu. İşte Deniz Göktaş, tamamen doğal biçimde, kendiliğinden gelişen bu taarruzun parçalarından biriydi. 

Kültür savaşının kazananı

‘Gezi’ hem iktidarda hem muhalefette bir travma, bir milat, bir mite dönüştüğünden beri, Türkiye siyasete ek olarak söz ve kültür alanında açık bir sıkışma yaşadı. Yekpare görünen iktidarın, büyük ve güçlü araçlarla sürdürdüğü kültür savaşına, çok parçalı muhalefet bloku, elindeki sınırlı sayıda kaynakla, arkaik eylem ve söylemlerle yanıt vermeye çalıştı. 

İktidar, ‘Gezi’nin barikat ardındaki ünlülerinden ‘Diriliş Ertuğrul’lar, bir zamanların vesayet karşıtı genç sivillerinden militarist şovlarının kanaat teknisyenlerini çıkarmayı başardı. Ana akım medyada postişten ibaret milliyetçi muhafazakar bir ton hakim kılındı, ancak arzu edilen kültürel iktidar bir türlü kurulamadı. Vıcık vıcık bir lümpenliğin sahneyi işgal ettiği bu dönem, iktidar açısından bir başarı sayılamazdı. Kurumsal, merkezi muhalefet ise hem imkanların kısıtlılığı hem aktörlerin yetersizliği hem de sürekli hazırdan yediği için söz ve kültür alanındaki eski kurumsal gücünü kaybetti. 

Neticede süren kültür savaşının kazananı olmadı. Ama bu savaş, sürmekte olan maskeli balonun dışında kalan, sağ ve sol merkezin dışından gelen, merkezin imkanlarından faydalanmayan, hatta memleketin imkanlarının çoğundan mahrum bırakılmış, merkez dışı aktörlerin sahneye çıkmasına olanak tanıdı. 

Tıpkı, Turgut Uyar’ın ‘Kayayı Delen İncir’de yazdığı gibi; “Elbette kırlardan gelecekler kırlardan / kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber…”

Deniz Göktaş ve nice genç komedyen, fikir insanı, gazeteci… bir nevi kırlardan gelip, şehirlere yürüdüler ve geldikleri yere daha önce görülmemiş bir tazelik getirdiler. Medyanın ve gücün merkezinde değil ama ondan çok daha güçlü hale gelen, sosyal ağlarda, platformlarda, kamusal alanlarda gittikçe büyüyen yeni bir merkez var ettiler. 

Sahneyi esir alan, birbirinin tamamlayıcısı haline gelmiş iki farklı kültür stratejisinin karşısında, bir üçüncü yol böylece açılmış, öncekilere benzemeyen yeni bir sahne böylece kurulmuş oldu. 

Merkeze yürüyen radikalizm

Tutuklanması sırasında, Deniz Göktaş’ın suçluluğuna kanaat üretmesi için kullanılan babasının ‘eski solculuğu’ aslında Türkiye’de yaşananları anlamak için iyi bir çerçeve sunuyor. 

“Çorumlu Alevi ve solcu bir ailenin evladı Deniz Göktaş” kimliğini gizlemeden, onunla böbürlenmeden, dışlayıcı bir söyleme çevirmeden, yoksul ve taşralı kökenini, Ölü Deniz anlatısının omurgası yaparak, değişen ve dönüşen Türkiye’nin aslında neye benzediğini gösteriyor. 

Karşımızda bir “acıların çocuğu” hikayesi yok, acıların örselediği milyonlarca çocuğun, çocukluğunu gerçekten yaşayamamış ve belki de bu yüzden hep çocuk kalmış bir toplumun fırtınalı hayat öyküsünün zeka dolu mizahı var. 

Ne Kadıköylü olabilen ne Mamaklı kalabilen Deniz Göktaş, 25 yıldır, topluma bir şok terapisi halinde yaşatılan sosyo-ekonomik değişimi, mükemmel bir şekilde özetliyor, Türkiye’nin ‘yeni merkezi’nin yerini gösteriyor. 

Bunda şaşılacak bir şey yok aslında; 90’lar boyunca, taşradan kopup şehirlerde biriken yoksul ve yarı yoksul öfkeli muhafazakar sosyolojinin AK Parti’yi iktidara getirdiği de bugünlerde pek hatırlanmıyor. Çünkü, 90’ların Radikal İslamcıları, 2002’de iktidara gelerek merkeze yürüyüşlerini büyük ölçüde tamamladılar ve kendi sosyolojilerini değiştirip dönüştürdüler. Ancak siyaset elitleri, merkezi halen kendilerinin eski halinden müteşekkil sanıyorlar. Belli bir yaşı aşmışları dışarıda bırakırsak artık AK Parti tabanının Deniz Göktaş’la bir kavgası yok. ‘Ölü Deniz’deki “muhafazakar ailelerin seküler çocukları” artık çok kalabalık bir toplam. 

İslamcılardan farklı olarak, 90’lardaki serüvenlerini 2000’lerde bir iktidarla taçlandıramayan, merkeze yürüyemeyen Radikal Sol ise 12 Eylül travması ve 90’ların ağır bedellerini ancak 2000’lerden sonra - mecburen aşmaya başladı. 

Kahir ekseriyetle geniş anlamıyla ‘sol’un çekim alanında kalan, 2000’ler boyunca, yerini yurdunu terk etmek zorunda bırakıldıkları için kent çeperlerine biriken Kürtler’in ve sistemin çoğunlukla dışında tutulmuş, uzun süredir kentlerin çeperlerinde yaşayan Aleviler’in merkeze, “normal” olana yürüyüşünü izledik. Buna zorunlu bir “normalleşme” ya da “melezleşme” demek de mümkün. 

Artık Türkiye, melezleşmesinin son aşamasını yaşıyor. Merkez yeni katılımlarla büyüdü ve genişledi; buradan geri dönüş yok. 2000’lerin kültür savaşları geride kaldı, büyük bir sosyolojik ve demografik değişim yaşandı. 

Bugün yüzde 90’ından fazlası şehirlerde yaşayan, şehirleştikçe birbirini çok daha iyi ve yakından tanıyan bir Türkiye var. Evet bu Türkiye AK Parti devrinde ve olumlu - olumsuz AK Parti politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu Türkiye artık üçüncü bir yol arıyor.

Bunun için ‘Ölü Deniz’de her ‘mahalle’den en az bir ‘ikon’ ‘sert’ bir mizahın süzgecinden geçiyor.  Bunun için Deniz Göktaş, kendisine “en çok güldüğü komedyen” sorulunca Ümmühan Özden’in ismini veriyor. Bunun için Deniz ve Ümmühan aynı sahneyi paylaşıp, en ofansif mizahı birlikte üretebiliyor. 

Tıpkı İsmet Özel’in ‘Of Not Being A Jew’de yazdığı gibi, “Biraz bekleyebilirsin, daha sonra / burada kalamazsın, başa dönemezsin.”

Bu iş burada kalamaz, Türkiye başa dönemez. Çünkü, alt - orta sınıflardan gelen, internet sayesinde eskiden erişmesi çok zor olan ‘yüksek’ kültür - sanata rahatlıkla erişen, arzu ettiğinde dünyayla eş zamanlı olarak aynı dil ve duyguda buluşabilen bir kuşak yetişti. 

Taşra bağları zayıfladı, yüce inanç ve ideolojileri için birbirlerini kırıp dökmek artık kimse için pek cazip değil. Merkezde birbiriyle konuşabilen, şehirlerde aynı hayatı paylaşmanın bazı tavizler vermeyi gerektirdiğini bilen, bundan rahatsız olmayan, 40 yaş altı nüfus, toplumun yüzde 57’sini oluşturuyor. Deniz Göktaş ve onun kuşağından onlarca komedyen, bu sürecin bir yansımasından ibaret. 

12 Mart 1971 Muhtırası'nı veren dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, "Sosyal uyanış (toplumsal gelişme) ekonomik gelişmeyi aştı; bu nedenle müdahale ettik ve bunu durdurmak gerekiyor"  demişti. 

Bugün de yaşanan aşağı yukarı budur. Bugün toplum, siyasetin ve siyasetçilerin fazlasıyla ilerisinde. Toplum ve siyaset ilişkisi koptu ve bu ilişkinin belki de yeniden kurulamamasının sancıları yaşanıyor. Şehirli yığınlar, taleplerini ve özlemlerini dile getirmek istiyor ancak karşısında, yeni dönemi anlayacak kurumsal bir siyaset bulamıyor. Belki de bunun için yeni bir siyaset ve hatta yeni bir ‘merkez’ tanımlanması artık kaçınılmaz. 

Toplum değiştiği için siyasetin de değişmesi gerekiyor. Ancak siyaset değişime direniyor. Bu değişim olmadığı sürece, toplum siyaseten söyleyemediği her şeyi, mizah dahil başka bir yöntemle ve araçla söylemeye devam edecek. Kim ne kadar engellemeye çabalarsa çabalasın, sonunda melezleşen Türkiye’nin dediği ve istediği olacak. 

Deniz’in kesik başı

Mitolojide, güzelliği dillere destan Medusa, Poseidon’un tecavüzüne uğradıktan sonra, Athena tarafından cezalandırılarak taşlaşmış bir canavara dönüştürülen ve sürgüne gönderilen kurbandır. Eski güzelliğinden eser kalmamış, baktığı her şeyi taşa dönüştürebilen bir canavar. Ancak, bir gün Perseus’un başını kesmesiyle, Medusa’nın kesik başından iki mucize çocuk zuhur eder; biri en derin acılardan ve karanlıktan bile muazzam bir güzelliğin ve saflığın doğabileceğini simgeleyen Pegasus, diğeri ise elinde altın bir kılıçla doğan, görkemli gücün timsali dev Chrysaor. 

Bugünün Türkiye’sinde, sahnenin ortasına yerleştirilen ve gösterinin sonunda bir çekicinin arkasında tüm İstanbul’u gezen Deniz Göktaş’ın kesik başının Medusa hikayesindeki gibi sarsıcı doğumlara gebe olmadığını artık  kimse söyleyemez.