0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

Karakas’ta bombalar: Maduro’nun esareti Venezuela’ya ne getirecek?

Erkin Öncan

Güney Amerika'da dengeleri tamamen değiştiren tarihi bir gece yaşandı. ABD ordusunun gerçekleştirdiği geniş çaplı hava operasyonu sonrasında, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in esir alınarak ülke dışına çıkarıldığı açıklandı.

ABD Başkanı Donald Trump, Maduro ve eşini yakalama operasyonu sırasında bir Amerikan helikopterinin hasar gördüğünü ve birkaç Delta Force askerinin yaralandığını açıklarken, Reuters ise operasyona aşina iki kaynağa atıfla aktardığı haberde CIA’nın Venezuela hükümeti içinde bir kaynağı olduğunu ve bu kişi Nicolas Maduro’nun izinin sürülmesine ve yerinin tespit edilmesine yardımcı olduğunu söyledi.

Reuters’a konuşan operasyona aşina iki kaynağa göre, CIA’nin Venezuela hükümeti içinde bir kaynağı vardı ve bu kişi Nicolas Maduro’nun izinin sürülmesine ve yerinin tespit edilmesine yardımcı oldu.

CNN ise, Maduro ve eşi Cilia Flores'in “uyurken yakalandıklarını” ve “ABD güçleri tarafından yatak odalarından sürüklenerek çıkarıldıklarını” iddia etti.

Maduro’nun kaçırılmasının ardından canlı yayında açıklamalarda bulunan Trump’ın en çarpıcı ifadesi ise, “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” demesiydi.

Maduro’nun ‘kartel lideri’ olduğunu iddia eden Trump, Venezuela’nın petrol sektörünü de yöneteceklerini ve ‘ülkeye para akışının sağlanacağını’ iddia etti.

Neler yaşandı?

Venezuelalılar, 3 Ocak 2026 Cumartesi günü sabaha karşı yerel saatle 02:00 sularında patlama seslerine uyandı. Yerel medyaya yansıyan bilgilere göre, başkent Karakas dahil dört eyalette patlamalar yaşandı.

Amerikan medyasına göre ise, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’ya yönelik saldırılardan bir gün önce ulusal güvenlik toplantısı yaptı.

ABD’nin operasyonu başlangıçta 25 Aralık’ta, Noel günü başlatmayı planladığı, ancak tarihin ertelendiği bildirilirken, ertelemenin nedeni olarak önce Nijerya’da yürütülen öncelikli operasyon, ardından da olumsuz hava koşulları gösterildi.

Görgü tanıkları ayrıca, başkent semalarında alçaktan uçan savaş uçakları ve helikopterlerin görüldüğünü, en az yedi farklı noktada alevlerin yükseldiğini bildirdi.

Amerikan güçlerinin havalimanları, askeri üsler, iletişim altyapısı, televizyon ve internet antenleri, deniz üsleri ve lojistik merkezler gibi ülkenin kritik askeri-stratejik noktalarına yoğunlaştığı görüldü.

Operasyonun yankıları sürerken ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medya hesabı üzerinden dünyayı sarsan açıklamayı yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’ya ve lideri Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya karşı geniş çaplı bir saldırıyı başarıyla gerçekleştirdi. Maduro, eşiyle birlikte yakalanmış ve ülke dışına çıkarılmıştır. Bu operasyon, ABD kolluk kuvvetleriyle koordinasyon içinde yürütülmüştür. Ayrıntılar daha sonra paylaşılacaktır.”

ABD yetkilileri, operasyonun Delta Force ve federal kolluk kuvvetleri koordinasyonunda yürütüldüğünü, Maduro’nun ABD'de ‘narkoterörizm’ ve diğer suçlamalardan yargılanacağını belirtirken, Venezuela’da Savunma Bakanı Vladimir Pedrino Lopez ve Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez gibi isimlerden ‘kararlılık’ ve ‘mücadeleye devam’ mesajı geldi. 

Şu an itibarıyla Venezuela genelinde olağanüstü hal (OHAL) ilan edilmiş durumda. Karakas üzerinde uçuş yasakları devam ederken, halkın meydanlarda toplanarak destek gösterileri yaptığına yönelik haberler dolaşıma giriyor. 

Aynı şekilde, muhalefete yakın kaynaklar ise, halkın Maduro’dan ‘kurtuluşu’ kutladığını iddia ediyor. 

İki taraf da kendi anlatısını öne çıkarırken, ülke genelinde saldırının şoku hala yüksek düzeyde hissediliyor. 

Maduro'nun esaretine dair ilk fotoğraf Trump'tan geldi.

Süreç bu noktaya nasıl geldi?

ABD–Venezuela hattındaki gerilim, Washington’ın Karayipler ve Doğu Pasifik’te ‘uyuşturucu kaçakçılığı’ gerekçesiyle düzenlediğini duyurduğu ve onlarca teknenin vurulduğu, Güney Mızrağı Operasyonu adı verilen harekatlarla üst seviyeye tırmandı. 

ABD yönetimi, söz konusu operasyonları ‘Venezuela kaynaklı şebekelere karşı’ operasyon olarak sunsa da, uyuşturucu kaçakçılığı iddialarıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve yönetimi arasında kurulmaya çalışılan ilişki, yaşananların Venezuela’ya karşı yeni bir siyasi dizayn operasyonu olduğu yönündeki görüşleri güçlendiriyordu. 

Son dönemde yaşanan somut gelişmeler arasında dünya kamuoyu, ABD’nin bölgeye savaş gemileri ve taşıyıcı konuşlandırması ile havacılık otoritelerinin Venezuela üzerinde uçuş uyarıları yayınlaması; bunun yanında göçmen geri gönderme uçuşlarının tartışmalı bir şekilde duraklatılıp sonra kademeli olarak yeniden onaylanması gibi adımlara şahit oldu.

Birkaç ay önce de, New York Times’ın ‘ismini vermeyen kaynaklara’ dayandırdığı haberine göre, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela ve devlet başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik operasyonlar düzenlemek üzere CIA’yı görevlendirdiği ortaya çıkmıştı. 

Neden Venezuela?

Venezuela’nın siyasal ve toplumsal dokusu, yüzyıllar boyunca süren İspanyol sömürge yönetimi ve bu yönetime karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle biçimlendi. Bugünkü başkent Karakas’ta doğan ve 19. yüzyılın başlarında İspanyol egemenliğine karşı özgürlük, cumhuriyetçilik ve halk egemenliği idealleriyle Latin Amerika’daki bağımsızlık savaşlarına öncülük eden Simon Bolívar, aradan geçen zamana rağmen hala ülkenin siyasal kimliğinin merkezinde yer alıyor.

Bolivar’ın Chavez’le yeniden yükselişi

Bu sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlıkçı miras, 1990’ların sonu ile 2000’lerin başında Hugo Chavez’in iktidara gelişiyle birlikte yeniden güncel bir siyasal hat haline geldi. Chavez liderliğinde Venezuela, iç politikada olduğu kadar dış ilişkilerde de bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist bir çizgiyi benimsedi. Bu dönemin temel siyasi karakterini oluşturan etkenler arasında, devletçi ekonomi politikaları, gelir dağılımındaki eşitsizliği azaltmaya yönelik adımlar ve neoliberal kapitalist reçetelere karşı açık bir duruş vardı. ‘Bolivarcı’ olarak adlandırılan bu deneyim, ABD dış politikası başta olmak üzere bölgesel eşitsizliklere karşı net bir pozisyon aldı. Bu yaklaşım, Venezuela’nın ABD öncülüğündeki Atlantik sisteminin gözünde ilk önemli ‘suçuydu’. 

Chavez önderliğindeki Bolivarcı Venezuela’yı hedef haline getiren bir diğer temel unsur ise ülkenin son derece zengin yeraltı kaynaklarıydı. Bu kaynakların küresel petrol tekellerinin değil, doğrudan Venezuela halkının çıkarları doğrultusunda kullanılmak istenmesi, yine aynı merkezler açısından kabul edilemez bir adımdı.

Venezuela, yaklaşık 300 milyar varillik kanıtlanmış rezervle dünyanın en büyük petrol kaynaklarına sahip ülkesi konumunda. Bunun yanı sıra altın, doğal gaz, boksit ve nadir toprak elementleri gibi yüksek ekonomik değere sahip madenler bakımından da Latin Amerika’nın en zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Chavez ve onu izleyen Nicolas Maduro dönemlerinde bu kaynakların devletleştirilmesi ve ABD merkezli şirketlerin erişimine kapatılması, Washington açısından ciddi bir “tehdit” olarak değerlendirildi. 

Bolivarcı yönetimin “kaynaklar halka aittir” söylemiyle emperyalist tekellere kapıları kapatması, Venezuela’yı ABD gözünde “yeniden şekillendirilmesi gereken” ülkelerden biri haline getirdi. 

Böylece ABD’nin Venezuela politikasının iki ana hedefi netleşti: 

Enerji kaynaklarını kapitalist sisteme yeniden entegre etmek ve Latin Amerika’daki bağımsızlıkçı eğilimleri bastırmak.

Zengin yeraltı kaynaklarının yanı sıra Chávez’in siyasal söylemi ve pratiği, Küba ile birlikte Latin Amerika’da anti-emperyalist hattın yeniden güç kazanmasına öncülük etti.

Venezuela, yalnızca dünyanın en geniş petrol rezervlerine sahip olmakla sınırlı olmayan, yeraltı zenginlikleri bakımından son derece kapsamlı bir potansiyele sahip bir ülke. Küresel ölçekte altıncı sırada yer alan doğalgaz rezervleri, Latin Amerika’nın en büyük altın yatakları, dünyada 12’nci sıraya denk gelen demir ve 15’inci sıradaki boksit rezervleri ile dikkat çekiyor. Bunlara ek olarak, Venezuela önemli miktarda elmas rezervini de barındırıyor.

Geçmişte ülke, özellikle petrol ve doğalgazın yanı sıra demir cevheri ile işlenmiş alüminyum ve çelik ihracatında önde gelen üreticiler arasında yer alıyordu. Bu sanayi ve enerji kapasitesi, Venezuela’yı uzun yıllar bölgesel ölçekte kilit bir tedarikçi konumuna taşımıştı.

Bununla birlikte Venezuela, modern teknolojilerin vazgeçilmez hammaddeleri arasında sayılan nadir toprak elementleri açısından da zengin bir kaynak tabanına sahip. Özellikle “mavi altın” olarak da adlandırılan koltan ile toryum, cep telefonları ve elektrikli araçlardan savunma sanayine, yenilenebilir enerji teknolojilerinden ileri sanayi uygulamalarına kadar geniş bir yelpazede stratejik önem taşıyor.

Tüm bu yeraltı kaynakları, aynı zamanda yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip, su kaynakları bakımından zengin ve Karayipler ile Atlas Okyanusu’na doğrudan erişimi bulunan stratejik bir coğrafyada yer alıyor. Bu durum, Venezuela’nın doğal kaynaklarını yalnızca ekonomik değil, jeopolitik açıdan da kritik hale getiriyor.

2014–2015 döneminde petrol sektöründe yaşanan çöküş ve bununla birlikte ülkede derinleşen gıda ile ilaç kıtlığı, Venezuela yönetimini yeni gelir alanları arayışına itti. Bu süreçte hükümet, Orinoco Nehri’nin güneyinde yer alan madencilik sahalarına yöneldi.

Orinoco kuşağının bugünü

Devlet Başkanı Nicolás Maduro, 2016 yılında Orinoco Madencilik Kuşağı’nın kurulmasını öngören kararı imzaladı. Yaklaşık 112 bin kilometrekarelik bir alanı kapsayan ve ülke topraklarının yaklaşık yüzde 12’sine denk gelen bu bölge, başta altın olmak üzere elmas, koltan, nikel ve nadir toprak elementlerinin çıkarılması için stratejik alan ilan edildi. Hükümet, bölgede 8 bin tonu aşan altın rezervi bulunduğunu ve bu potansiyelin Venezuela’yı dünyanın en büyük altın rezerv sahiplerinden biri haline getireceğini açıkladı.

Ancak aradan geçen yaklaşık on yılın ardından Orinoco Madencilik Kuşağı, beklenen bir kalkınma merkezi olmaktan ziyade suç örgütleri, siyasi ve askeri yolsuzluklar, yaygın kaçakçılık faaliyetleri ve ciddi çevre tahribatıyla anılan bir bölgeye dönüştü.

Resmî planlar, 2025 yılına kadar bölgede 79 ton altın üretileceğini öngörse de, uluslararası kuruluşlar çıkarılan altının büyük kısmının yasa dışı yollarla ülke dışına çıkarıldığını ve devlet kasasına yalnızca sınırlı bir payın girdiğini ileri sürüyor. Transparency Venezuela’nın verilerine göre, 2024 yılında çıkarılan madenlerin toplam değerinin sadece yüzde 14’ü Merkez Bankası’na aktarılırken, geri kalan bölüm şirketler ve suç ağları arasında paylaşıldı.

Nadir elementler yine gündemde

Venezuela hükümeti, 2023 yılında kassiterit, nikel, rodyum, titanyum ve diğer nadir toprak elementlerini stratejik kaynak statüsüne aldı. Bu adım, küresel ölçekte giderek sertleşen bir rekabet alanına işaret ediyor.

Büyük ölçüde Çin’in hâkimiyetinde bulunan nadir toprak elementleri pazarı, yeni bir ticari mücadele sahası olarak öne çıkıyor. Ekim ayında Donald Trump’ın Çin menşeli ürünlere uygulanan gümrük vergilerini yüzde 100’e çıkarmasıyla açık biçimde gündeme gelen ticaret savaşının arka planında da bu kaynaklar yer alıyordu. Trump’ın bu hamlesi, Çin’in nadir toprak elementlerinin ihracatına yönelik kısıtlamaları sıkılaştırmasının ardından geldi.

ABD, Çin’i nadir toprak elementlerini jeopolitik bir “silah” olarak kullanmakla suçlarken; Çin ise Washington’ı özellikle çip ticareti başta olmak üzere teknoloji alanında benzer bir yaklaşım sergilemekle eleştiriyordu. Bu karşılıklı suçlamalar, nadir toprak elementlerinin küresel güç mücadelesinde ne denli merkezi bir rol oynadığını bir kez daha ortaya koydu.

Özel operasyonlar ve müdahalecilik rejimi

Bu çerçevede Venezuela’nın yakın tarihi, yalnızca ideolojik bir çatışma olarak değil; ekonomik yaptırımlar, diplomatik tecrit, desteklenen muhalif aktörler ve Amerikan istihbaratının merkezinde yer aldığı özel operasyonlar aracılığıyla emperyalizmin işleyiş biçimini somut biçimde ortaya koyan bir örnek olarak okunabilir. 

Bu yönüyle Venezuela, ABD’in iç politik ikliminde hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimlerin ortak hedefi haline gelmiş istisnai bir vaka olarak öne çıktı. Washington’da iktidar değişse bile, Venezuela’ya yönelik baskı politikalarında iki parti arasında süreklilik sağlandı.

Chavez’in ölümünün ardından Maduro’nun iktidara gelmesiyle birlikte de Venezuela’nın ABD karşıtı çizgisi değişmedi; buna paralel olarak ABD’nin saldırgan tutumu da kesintisiz biçimde devam etti. Maduro döneminde ülke içindeki siyasal gerilimler artarken, ABD yaptırımları bu süreci daha da derinleştirdi.

2015’ten itibaren Washington, “insan hakları ihlalleri” ve “demokratik gerileme” gibi gerekçelerle başta Maduro olmak üzere birçok Venezuelalı yetkiliye yönelik yaptırımlar uygulamaya başladı. İlk aşamada bireysel yaptırımlar devreye sokulurken, bunu daha kapsamlı ekonomik saldırılar izledi. Beyaz Saray, Venezuela’nın finansal işlemlerini sınırlayan yürütme kararları yayımladı; ABD finans piyasalarının Venezuela devlet borcuna erişimi büyük ölçüde kısıtlandı.

PDVSA krizin merkezinde

Bu yaptırım rejiminin merkezinde ise Venezuela’nın ekonomik bağımsızlığının sembollerinden biri haline gelen Petroleos de Venezuela (PDVSA) yer aldı. PDVSA her ne kadar 1976’da devlet kontrolüne alınmış olsa da, 1990’lı yıllarda uygulanan neoliberal politikalar sonucunda yabancı şirketlere geniş imtiyazlar tanınmış, şirketin yönetimi uluslararası petrol tekellerine bağımlı hale gelmişti. Chavez, 1999’da iktidara geldikten sonra PDVSA’nın tüm gelirlerini yeniden devlet denetimine alarak şirketi Bolivarcı devrimin ekonomik omurgası haline getirdi. Bu sayede petrol gelirleri sosyal konut, eğitim ve sağlık programlarına aktarıldı; Venezuela’nın doğal kaynakları ilk kez geniş halk kesimlerinin refahı için kullanılmaya başlandı.

ABD’nin bu politikalara yanıtı, Maduro döneminde de ağır yaptırımlar uygulamak oldu. Ocak 2019’da Washington, PDVSA’nın ABD’deki varlıklarını dondurdu ve şirketin ihracat gelirlerini fiilen engelledi. Bu adımlar, Venezuela’nın enerji gelirlerinde doğrudan ve sert bir düşüşe yol açarak devletin dış gelirlerini büyük ölçüde kesti ve ülkeye onlarca milyar dolarlık ekonomik kayıp yaşattı.

Aynı dönemde Maduro’ya yakın üst düzey yetkililere yönelik mal varlığına erişim kısıtlamaları, bankacılık işlemlerinin engellenmesi ve seyahat yasakları sürekli genişletildi. Bu uygulamalar, yönetimin uluslararası bağlantılarını zayıflatırken devletin hareket alanını da ciddi biçimde daralttı.

Petrol gelirlerindeki keskin düşüş, PDVSA satışlarına getirilen kısıtlamalar ve finansal izolasyon politikası, ülkenin döviz kaynaklarını kuruttu. İthalat hacmi daraldı, enflasyon hızla yükseldi ve temel mal kıtlığı derinleşti. Sermaye kaçışı, krediye erişimin kesilmesi ve kamu hizmetlerinin finansmanında yaşanan zorluklar, krizi daha da ağırlaştırdı.

Daha önceki girişimler

ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahaleleri yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmadı. Chávez döneminden itibaren Washington, ülkede iktidar değişikliğini hedefleyen siyasal planlarda da merkezi bir rol oynadı. Nisan 2002’de gerçekleşen Chavez karşıtı darbe girişiminde ABD’nin süreçten haberdar olduğu ve muhalefet aktörleriyle temas halinde bulunduğu kamuoyunda yaygın biçimde biliniyordu.

Benzer siyasi komplolar, Maduro döneminde de sürdü. Chavez’in 2013’teki ölümünün ardından iktidara gelen Maduro, ABD’nin ekonomik yaptırımları, petrol ambargosu ve yoğun diplomatik baskısıyla karşı karşıya kaldı. 

Washington, Maduro’yu “gayrimeşru lider” ilan ederek ABD yanlısı muhalefet figürü Juan Guaidó’yu destekledi. Guaido’nun 2019’da kendisini geçici devlet başkanı ilan etmesi, ABD ve birçok Avrupa ülkesi tarafından tanınmasıyla uluslararası bir boyut kazandı. Bu süreçte uluslararası medya aracılığıyla Maduro hükümetini “otoriter rejim” olarak tanımlayan bir söylem inşa edildi. Guaido’nun girişimi halktan yeterli destek görmediği için başarısız oldu; ancak Maduro yönetimine yönelik “otoriterlik” söylemi, emperyalist müdahalelerin meşruiyet zemini olarak kalıcı biçimde yerleştirildi.

Guaido’nun başarısızlığının ardından ABD ve Batılı müttefikleri, Venezuela muhalefetini yeniden dizayn etmeye yöneldi. Ne var ki bu girişimlerin büyük bölümü, Venezuela halkının geniş kesimleri tarafından ülkenin iç işlerine açık bir müdahale olarak değerlendirildi.

Askeri saldırıların geçmişi

Emperyalizmin Venezuela’ya karşı yürüttüğü bu çok katmanlı saldırı stratejisi, askeri alanda da kendisini gösterdi. Mayıs 2020’de Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirmeyi hedefleyen silahlı bir darbe girişimi organize edildi. “Operation Gideon” adı verilen bu saldırı, eski ABD özel kuvvetler mensubu Jordan Goudreau liderliğinde ve ABD merkezli özel güvenlik şirketi Silvercorp USA tarafından planlandı.

ABD’nin süregelen baskısında, ExxonMobil’in bölgede 10 milyon varili aşan devasa petrol rezervleri keşfetmesiyle birlikte, yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe sahip Essequibo anlaşmazlığı da 2023’te yeniden alevlendi. Brezilya’nın da sürece dahil olduğu ve tarafların sınıra asker yığmasıyla tırmanan gerilimin merkezinde, Guyana’nın Essequibo bölgesindeki altın, elmas, manganez, boksit, milyarlarca varillik petrol, trilyonlarca metreküp doğal gaz, kereste ve tatlı su gibi zengin kaynaklar yer aldı.

ABD ile Venezuela arasında geçmişi uzun yıllara dayanan bu siyasi krizde, askeri müdahaleler ve darbe girişimleri yeni olmasa da, Venezuela’da bir devlet başkanı ile eşinin yakalanıp yargılanmak üzere başka bir ülkeye götürülmesi, Latin Amerika için yeni değil. Daha önce de Panam lideri Manuel Noriega 1989’da ABD güçleri tarafından yakalanıp ABD’ye götürülmüştü. Ancak bütün bunların, Bolivarcılık gibi güçlü bir pozisyona sahip bir siyasetin liderinin başına gelmesi oldukça çarpıcı.

Bu durum, sadece ülkedeki güç dengelerini sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda ‘uluslararası hukuk’ ve ‘devlet egemenliği’ gibi kavramların sınırlarını da tehlikeli ve sınırları belirsiz bir alana taşıyor. Washington’un uyguladığı ‘operasyonel yargı’ sistemi, uluslararası hukukun en önemli maddeleriyle açık bir çelişki içerisinde. 

Bundan sonraki süreçte dünya kamuoyu iki temel soruya odaklanacak: 

Maduro sonrası oluşacak otorite boşluğu ülkede bir iç savaşı mı tetikleyecek, yoksa Bolivarcı bu ülke, ABD yanlısı ‘demokratik bir geçişle’ kaynaklarını ‘Trump sistemine’ entegre mi edecek…