Brexit’in tozu dumanı daha dağılmadan İngiltere’nin teknolojik bağımsızlık hayalleri beklenmedik bir rotaya, Amerikan devlerinin kucağına sapmış gibi görünüyor. Palantir Technologies gibi şirketler, hükümetin kritik altyapısına derinlemesine entegre olmuş durumda ve bu bir ticari anlaşma değil, stratejik bir teslimiyet gibi duruyor. Palantir’in İngiltere kamu sektörüyle yaptığı sözleşmelerin toplam değeri en az 670 milyon sterlini aşıyor. Bu rakam, Savunma Bakanlığı’ndan 388 milyon sterlinlik anlaşmalar ve Ulusal Sağlık Servisi’nden 244 milyon sterlinlik yatırımlarla şişiyor. Özellikle 2018 sonrası hızlanan sözleşmeler, nükleer caydırıcılık gibi hassas alanlara kadar uzanıyor. Zira Nükleer Silahlar Kurumu’na 15 milyon sterlinlik bulut desteği ve Nükleer İtki Entegre Proje Ekibi’ne 250 bin sterlinlik yazılım tedarik söz konusu.
Peki bu teslimiyetin arkasında ne var? Peter Thiel’in kurduğu Palantir sadece veri analizi sunmuyor. Thiel’in kendisi demokrasi ve özgürlüğün uyumsuz olduğunu savunan bir figür, Trump’ın sadık bağışçısı ve JD Vance’in eski patronu. Şirketin İngiltere operasyonlarını yöneten Louis Mosley ise Britanya Faşistler Birliği’nin lideri Oswald Mosley’nin torunu. Yapay zekanın on kat daha ölümcül bir ordu yaratacağını savunuyor. Bu ideolojik bagaj, İngiltere’nin verilerini ABD’nin Cloud Act ve FISA gibi yasalarına maruz bırakıyor zira ABD istihbaratı, bu verilere her an erişebilir hatta yazılım güncellemeleriyle sistemi kilitleyebilir.
Palantir’in İngiltere’ye girişi, Brexit sonrası yıllarda sessiz ama kararlı bir şekilde derinleşti ki rakamlar bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Şirketin İngiltere kamu sektörüyle olan bağları, 2012’ye kadar uzanan eski anlaşmalardan başlayarak özellikle 2018 sonrası patlama yaptı. Palantir’in şu ana kadar kazandığı veya uzattığı sözleşmelerin toplam değeri en az 670 milyon sterlin seviyesinde. Üstelik bu rakam, sadece bilinen ve tutarı açıklanan anlaşmaları kapsıyor.
En büyük payı en az 12 ayrı sözleşme üzerinden 388 milyon sterlinlik oran ile Savunma Bakanlığı alıyor. En çarpıcısı da Aralık 2025’te doğrudan (ihalesiz) verilen 240.6 milyon sterlinlik kurumsal anlaşma. Böylece Palantir, veri analitiği platformlarını savunma karar alma süreçlerine stratejik, taktik ve canlı operasyonel seviyede entegre edebilecek. Üstelik NATO ve müttefik sistemlerle uyumlu çalışacak şekilde tasarlanmış. Daha önceki 2022 anlaşmasının üç katı büyüklükte olması, bağımlılığın ne kadar hızlandığını gösteriyor.
Sağlık tarafında ise Ulusal Sağlık Servisi öne çıkıyor. Federated Data Platform için 2023’te imzalanan 330 milyon sterlinlik ana sözleşme hasta verilerini, kaynak yönetimini ve operasyonel verimliliği Palantir’in eline teslim ediyor. Doktorlar ve sendikalar bu anlaşmayı güven erozyonu olarak nitelendirirken, şirketin rolü pandemi dönemindeki aşı dağıtımından hastane yatak takibine kadar genişlemiş durumda.
Bunların ötesinde Nükleer Silahlar Kurumu gibi nükleer altyapıya 15 milyon sterlinlik bulut desteği, Nükleer İtki Projeleri’ne 250 bin sterlinlik yazılım tedariki ve çeşitli polis teşkilatları, yerel yönetimler ile Cabinet Office üzerinden dağılan onlarca küçük-büyük anlaşma var. Toplamda en az 34 sözleşme, 10’dan fazla bakanlık ve kurum üzerinden yayılıyor ve bunların çoğu 2018 sonrası dönemde yoğunlaşmış.
Bu rakamlar İngiltere’nin kritik verilerini, karar mekanizmalarını ve hatta milli güvenlik unsurlarını tek bir Amerikan şirketine emanet etme ölçeğini gösteriyor. Palantir’in girişi, yavaş yavaş bir entegrasyondan ziyade sistematik bir gömülmeye dönüşmüş ve bu süreçte hükümetin doğrudan ihale tercihleri, Savunma Bakanlığı eski yetkililerinin şirkete geçişi gibi detaylar da soru işaretlerini çoğaltıyor.
İşler tam burada biraz ürkütücü bir hal alıyor. Nükleer Silahlar Kurumu yani Britanya’nın nükleer savaş başlıklarını tasarlayan, üreten ve bakımını yapan ajans, Palantir’e 15 milyon sterlinlik “bulut desteği alma” sözleşmesi vermiş. Yani Trident füzelerinin taşıdığı nükleer başlıkların arkasındaki altyapıyı destekleyen bir kurumun, Peter Thiel’in şirketine bulut hizmetleri için bu kadar para akıtmış. Bu kurum İngiltere’nin nükleer denizaltı filosunun kalbi konumunda. Buradaki herhangi bir dış bağımlılık, stratejik bağımsızlığı doğrudan sorgulatıyor.
Daha küçük ama yine de rahatsız edici bir başka bağlantı da Savunma Bakanlığı bünyesinde çalışan ve Kraliyet Donanması’nın nükleer güçle çalışan denizaltılarının itki sistemlerini yöneten birim Nükleer İtki Projeleri, Palantir’in bulut yazılımına 250 bin sterlin harcamış olması. Trident’in okyanuslardaki gücü, bir ABD yazılım devinin elinde. Hükümet yetkilileri, “verilerimiz İngiltere’de kalıyor, egemenlik bizde” diye ısrar etse de Palantir’in yazılımı ABD merkezli ve Amerikan istihbaratı US Cloud Act ile FISA gibi yasalar altında bu sistemlere erişim talep edebilir. Üstelik yazılım güncellemeleriyle bir “uzaktan kapatma” mekanizması devreye girebilir, Trident’in arkasındaki veriler bir anda kilitlenebilir veya manipüle edilebilir. Trump’ın NATO müttefiklerine yönelik tehditleri ortada ve İngiltere’nin nükleer caydırıcılığının bir parçası Amerikan bir şirkete emanet edilmiş durumda. İsviçre ordusu benzer bir anlaşmayı güvenlik riski nedeniyle reddetmişken İngiltere neden bu kadar rahat?
Avrupa Birliği, kendi dijital ve yapay zeka egemenliğini kurmak için Eurostack adında girişim başlatmıştı. €300 milyarlık Bağımsız Teknoloji Fonu önerisi, hükümetlerin kontrolünde birleşen açık kaynak sistemler, bağımsız yapay zeka bulutları, çip üretimi ve dijital teknolojinin her katmanını baştan sona Avrupa kontrolünde, birbirine bağlı bir “yığın” (stack) haline getirme hayali. Ama gerçekçi bakınca bunlar hâlâ büyük ölçüde vizyon ve rapor aşamasında kalıyor. “make or break” yılı yani “başarı ya da tam başarısızlık getirecek yıl" denen 2026’ya girerken Avrupa’daki kronik yavaş ilerleme, yüksek enerji maliyetleri, bürokratik engeller, sermaye piyasası sürtüşmeleri ve dijital bağımsızlığın devasa maliyetleri yüzünden EuroStack umut vaadeden bir şey olmaktan uzak. Gaia-X gibi önceki benzer projeler de tıpkı bu şekilde dağıldı. Eurostack de şimdilik “endüstriyel proje” diye savunuluyor ama pratikte koordinasyon eksikliği, ulusal farklılıklar ve ABD/Çin dominasyonunu kırmak için gereken hız yakalanamıyor. Avrupa hâlâ yüzde 80+ ithal teknolojiye bağımlı ve bu bağımlılığı kırmak için gereken siyasi irade, finansman ve hız bir türlü birleşmiyor.
İngiltere ise bu tabloyu görüp “çok geç kaldık, yine de bekleyelim mi yoksa hazır olanı mı alalım?” diye düşünmüş gibi duruyor. Brexit sonrası “Global Britain” diye yola çıkarken ABD’nin hazır, ölçekli ve hızlı çözümlerine (Palantir, Oracle, OpenAI, Google, Microsoft) daha sıkı sarıldı çünkü Eurostack benzeri bir şeyin Avrupa’da bile başarı şansı düşük ki kendi başına sıfırdan bir bağımsız veri kurmak hayal gibi gelmiş olabilir. Kısa vadede verimlilik, entegrasyon kolaylığı ve yatırım çekme avantajı sağlıyor. Uzun vadede ise satıcıya bağımlılık, Cloud Act riskleri ve milli güvenlik kırılganlıkları artabilir.
İngiltere’nin bu teknolojik tercihinin sadece ekonomik veya pratik bir karar olmadığını görebiliriz. Rakamlar ve sözleşmeler buzdağının görünen kısmı. Asıl mesele, bu entegrasyonun arkasındaki ideolojik bagaj ve kişisel bağlantılar. Palantir’in kurucusu Peter Thiel ile İngiltere operasyonlarını yöneten Louis Mosley, bu hikayenin en karanlık ve en çarpıcı yüzleri.
Peter Thiel, Silikon Vadisi’nin en tartışmalı figürlerinden biri. PayPal’ın kurucu ortağı, Facebook’un ilk dış yatırımcısı, Trump’ın en büyük bağışçılarından ve JD Vance’in eski patronu. Thiel bireysel özgürlüğün ancak otoriter bir yapı altında korunabileceğine inanıyor. Ulusal Sağlık Servisi’ni insanları hasta eden bir sistem olarak nitelendirmiş, Avrupa’yı “durağanlaşmış” diye eleştirmişti. Palantir’i de tam bu vizyon üzerine kurdu. Devletlerin ve orduların “görünmeyeni gören” bir gözü olmak, veriyle total kontrol sağlamak. Şirketin mottosu “Gör ve karar ver.” Thiel’in ideolojisi, techno-feodal bir düzenin hayali. Güçlü elitler, sadık müttefikler ve veriyle yönetilen kitleler. İngiltere’nin Palantir’e bu kadar derin gömülmesi, sadece yazılım satışı değil, Thiel’in “Batı’yı kurtarma” projesinin bir parçası gibi duruyor.
Louis Mosley ise hikayenin İngiliz kanadı. Britanya Faşistler Birliği’nin kurucusu Oswald Mosley’nin torunu. Nigel Farage, Jordan Peterson gibi isimlerle aynı sahnede boy gösteren, aşırı sağ çevrelerde konuşmacı olan bir isim. Mosley, Palantir’in İngiltere’deki büyümesini yönetirken “Yapay zeka on kat daha ölümcül ordu yaratacak.” diyor ve İngiltere’nin ABD’nin en yakın müttefiki olarak aynı hamleyi yapması gerektiğini savunuyor. Tarihsel bir ironiyi andırıyor; dedesinin faşist ideolojisi, torununun elinde dijital çağın versiyonuna evriliyor. Veriyle totaliter kontrol, milliyetçilikle süslenmiş techno-otoriterlik.
Bu ikili portre, İngiltere’nin neden AB’nin Eurostack gibi yavaş ve şüpheli girişimlerine güvenmeyip köşeye sıkışınca doğrudan Amerikan kucağına düştüğünü açıklıyor. Thiel’in ideolojik ağı ve Mosley’nin yerel lobisi, Palantir’i sadece bir tedarikçi olmaktan çıkarıp İngiltere’nin karar mekanizmalarına ideolojik bir enjeksiyon haline getiriyor.
Peki bu teslimiyet İngiltere’yi nereye götürür? 2026, her şeyin netleşeceği yıl olabilir. Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte “Teknoloji Refah Anlaşması” benzeri anlaşmalar hızlanırsa, İngiltere’nin Palantir bağımlılığı daha da derinleşecek. Böylece geçiş maliyetleri o kadar yükselecek ki başka bir seçeneğe dönmek imkânsız hale gelecek. Bu teslimiyet, kısa vadede verimlilik ve entegrasyon getirse de 2026 ve sonrası İngiltere’yi stratejik olarak daha kırılgan ve egemenlik açısından daha zayıf bir konuma sürükleyecek. Kendi yolunu çizmek için ayrılan ülke, en güçlü yabancı gücün kucağına düşmüş olacak.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
