21. yüzyıl insanı için dünya denilen yer, artık yabancı bir ülke gibi. Peki ne değişti?
Dr. Öğr. Üyesi Mert Can ATAR
İngilizce sosyal medya hesaplarını takip eden kullanıcılar aşağıdaki görsele mutlaka denk gelmiştir.
Görselin önünde küçük bir kız var, arkasında ise 11 Eylül saldırıları öncesindeki haliyle İkiz Kuleler duruyor. Kızın üstündeyse Türkçeye“içine doğduğun dünya artık yok” olarak çevrilebilecek, acımasız olduğu kadar gerçek bir ibare var. Görseli kimin, neden hazırladığı önemli değil. Ancak 21. yüzyıl insanının halet-i ruhiyesini çok çarpıcı şekilde vurguladığı kesin. Modern dünyada, modern değerlerle büyüyen insan, artık içinde yaşadığı dünyayı tanıyamıyor. Bundan beş sene önce imkânsız olarak görülen olaylar, vaka-i adiye olmuş durumda. Bir süre önce kariyer bitirici olarak görülen demeçler pervasızca ağızlardan sıçrıyor. Eskinin “geçilemez” denilen kırmızı çizgilerinin üzerinden buldozerlerle geçiliyor. Peki değişen tam olarak ne? Neden zamanın ruhu bize bu kadar yabancı?
Holdovers filminde tarih öğretmeni rolündeki Paul Hunham, bir müzeyi gezdikleri esnada öğrencisi Tully’e şöyle der:
“İnsan deneyiminde gerçekten yeni olan hiçbir şey yoktur, Bay Tully. Her kuşak, sefahati, acıyı ya da başkaldırıyı kendisinin icat ettiğini sanır; oysa insanın iğrenç olandan yüce olana uzanan bütün dürtüleri ve iştahları, tam da burada, etrafımızda sergilenmektedir. Bu yüzden bir şeyi sıkıcı ya da anlamsız bularak kenara atmadan önce şunu hatırlayın: Bugünü ya da kendinizi gerçekten anlamak istiyorsanız, işe geçmişten başlamak zorundasınız. Zira tarih, yalnızca geçmişin incelenmesi değildir; bugünün açıklamasıdır.”
Kısaca “güneşin altında yeni bir şey yok” diye özetleyebileceğimiz bu monolog, bu yazının da özünü veriyor aslında. Gerçekten de insan deneyimi açısından günümüzde gerçekleşen siyasi olayların, örneklerinin ilki olduğunu söylemek güç. Venezuela başkanı Maduro’nun yatağından kaçırılışını örnek alalım. ABD’nin benzer eylemlerini bulmak için 50 sene öncesine kadar gitmeye dahi gerek yok. Nitekim aynı ABD, 3 Ocak 1990’da Panama’nın fiilî lideri Manuel Noriega’yı ülkesinde teslim alarak ABD’ye götürmüş; Noriega, farklı ülkelerde süren yargılamalar ve hapis cezaları sonucunda ömrünün geri kalanını cezaevleri arasında geçirerek hayatını tamamlamıştı. Anlayacağınız ABD —diğer ülkelerle birlikte— hileyi, kıyımı ya da pervasızlığı yeni bulmuş değil. Tarihin düz bir çember biçimindeki seyri, bir yandan ilerliyormuş hissi verirken, diğer yandan aynı insanî örüntüleri tekrar tekrar önümüze koymaya devam ediyor. Ancak soru halen ortada; maden bunlarla daha önce de karşılaştık, neden yabancı bir ülkedeymiş gibi hissediyoruz?
“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı”
İtalyan sosyalist Antonio Gramsci, 1930’ların dünyasını tanımlarken yukarıdaki cümleyi kaleme almıştı. Son zamanlarda çok fazla atıf alan bir cümle bu. Bizim konumuzla da epey ilgili. Şöyle ki dünyanın içinde bulunduğu liminal zamanın özü, aslında 1930’lara benzer bir dönemden geçiyor olmamızdır. 21. yüzyıl insanı ne 1945 sonrası kurulan sistemde yaşıyor, ne de onu tamamen aşabiliyor. Yeni gelen, alışılmadık bir sisin içinde gibiyiz. Bunun nedeni ise dünyaya artık ne yakını ne de uzağı gösterebilen bir gözlükle bakıyor oluşumuz. Bu gözlükler artık bize hakikatmiş gibi görünen anlatıları gösteremiyor. Olguları kendi iç dünyamızda anlamlandırmamızı sağlayamıyor. ABD’nin bir devlet başkanını yatağından alarak, uluslararası hukuku pervasızca nasıl çiğneyebildiğini bu yüzden çözemiyoruz ya da asırlık stratejik ortağı Avrupa’dan toprak talep edebildiğine bu yüzden inanamıyoruz. Bu teorik çerçeveyi somutlaştırmak için, gözlüğün iki merceği üzerinden ilerleyeceğiz. Ardından bu gözlüğün neyi temsil ettiğini tanımlamaya çalışacağız. Kısa kısa gidelim.
Eski dünyayı anlamlandıran gözlüğün sol merceğinden başlayalım. Vestfalya Barışı bu minvalde ilk durağımız. Şöyle ki bu antlaşmalar bütünü, modern dünyanın en sade ama en iddialı vaadini kurumsallaştırmıştı: Devletler artık birbirlerinin iç işlerine karışmayacaktı. 1648’de imzalanan bu anlaşmalar, yalnızca Otuz Yıl Savaşları’nı sona erdiren diplomatik metinler değildi. Asıl önemleri, siyasi iktidarın meşruiyetini belirli bir toprak parçası ve bu toprak üzerinde mutlak yetki sahibi olan egemenlik fikriyle sabitlemiş olmalarında yatıyordu. Bundan böyle bir devletin sınırları içinde olup bitenler —en azından ilke düzeyinde— başka devletlerin ahlaki, dini ya da siyasi gerekçelerle müdahale edebileceği bir alan olmaktan çıkarılmıştı. “Senin iç meselelerin senindir, benimkiler benim.” Vestfalya’nın dünyaya fısıldadığı temel önerme buydu.
Bu anlaşma modern ulus devletlerin birbirine nasıl yaklaşması gerektiğini salık vererek, modern dünya sisteminin temellerinden biri oldu. Burada önemli bir noktaya değinmeliyiz. Dikkatli bir okuyucu tabii olarak “Vestfalya Anlaşması bu kadar etkiliyse sonraki yüzyıllarda neden sürekli savaşlar çıkmaya devam etti?” diye sorabilir. Bu tenakuzun altında yatan ana sebep; olan ile olması gereken arasındaki fark. Şöyle ki bu ilkeler günümüzde uluslararası hukukun temel varsayımlarından biri olan egemenlik haklarının en önemli sütunlarından birini oluşturuyor (olması gereken). Ancak gerçek dünyanın sert koşulları karşısında bu ilkenin uygulanabildiğini söylemek imkânsız (aslında olan).
Uluslararası hukuku bu minvalde bir örümcek ağına benzetebiliriz. Eğer yeterince büyükseniz bu ağın içinden kolayca geçebilirsiniz. Ancak eğer güçsüz ve küçükseniz bu ağa takılacaksınız. Modern dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu. Yine de geçmiş her ne kadar bu kuralın defalarca çiğnendiğini görse de ana akım siyasetin söylemlerinde bu ilkenin söylemde tekrar tekrar üretildiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Ezcümle, olanla olması gereken örtüşmese de, ideal olanın ahlaki olarak doğru kabul edilmesi, 21. yüzyıl insanının bilincinde derin bir fay hattı yaratıyor. Bu, yer yer wishful thinking’e varan bir yorumlama biçimi üreterek, modern insan için bir ülkenin başka bir ülkenin toprağına açıkça göz koymasını akıl almaz kılıyor. Şimdi gözlüğün sağ merceğiyle devam edelim.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte dünya siyaseti nadir görülen bir berraklaşma anı yaşadı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, yalnızca iki kutuplu bir sistemin sonunu değil, aynı zamanda rakipsiz bir merkezin doğuşunu da ilan etti. Amerika Birleşik Devletleri, bu yeni dönemde yalnızca askeri ve ekonomik gücüyle değil, temsil ettiği değerler bütünüyle de küresel düzenin doğal lideri olarak kabul edildi. Post-Sovyet dünyada ABD, kendisini zorla dayatan bir imparatorluk görüntüsünden ziyade, istenen, hatta örnek alınan bir merkez olarak konumlandırdı. Liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, bireysel özgürlükler ve refah toplumu ideali, bu dönemde Amerikan tecrübesiyle neredeyse özdeş hale geldi.
Washington’un dünya siyasetine sunduğu vaadin özü basitti: Bu yoldan giderseniz, istikrar ve zenginlik sizi de bulacak! Bu nedenle 1990’lar, Amerikan hegemonyasının en “sessiz” ama en etkili dönemi oldu. Güç, kaba kuvvetten çok normlar aracılığıyla işledi. Uluslararası kurumlar, serbest ticaret rejimleri ve insan hakları söylemi, ABD’nin liderliğini doğal ve meşru kılan bir çerçeve sundu. Bir başka deyişle, Amerikan üstünlüğü yalnızca kabul edilmedi; büyük ölçüde alkışlandı. Alternatif bir dünya tasavvurunun yokluğunda, bu düzen hem kaçınılmaz hem de arzu edilir görünüyordu.
Ne var ki bu rıza zemini, sanıldığı kadar sağlam değildi. 2008’de patlak veren küresel ekonomik kriz, Amerikan merkezli düzenin en kırılgan noktasını açığa çıkardı. Serbest piyasanın kendi kendini dengeleyeceği vaadi, milyonlarca insan için işsizlik, güvencesizlik ve ani bir yoksullaşma deneyimine dönüştü. Uzun yıllar boyunca refahın ve istikrarın motoru olarak sunulan finansal sistemin, bir anda küresel ölçekte kriz üretebilen bir mekanizmaya dönüşmesi, Amerikan hegemonyasının ahlaki ve ideolojik üstünlüğüne ciddi bir darbe indirdi. Bu kriz, yalnızca ekonomik bir çöküş değil, aynı zamanda bir inanç kaybıydı.
Bu sarsıntının etkileri henüz tam olarak atlatılamamışken, 2015’te yaşanan büyük göç dalgası hegemonik düzenin bir başka zaafını görünür kıldı. Ortadoğu’dan ve çevre coğrafyalardan Avrupa’ya yönelen kitlesel göç, küresel sistemin merkezinde yer alan ülkeleri hem siyasi hem de ahlaki bir sınavla karşı karşıya bıraktı. İnsan hakları, evrensel değerler ve dayanışma söylemiyle kurulan normatif çerçeve, sınır kapılarında, tel örgülerde ve iç siyasette yükselen korku diliyle çatlamaya başladı. ABD’nin geçirdiği bu iki kriz sırtını Amerika’ya dayamış olan “Özgür Dünya” üst anlatısını yerle bir etti. Artık sahne Donald Trump adındaki acımasız bir New York müteahhidine aitti.
Bu yazı ayrıntılı bir Donald Trump analizi için uygun değil. Ancak bu şahsiyetin ABD hegemonyası için ne ifade ettiği üzerinde kısaca durabiliriz. Amerikan halkının sahip olduğu ayrıcalıkları koruma itkisini iyi tespit ederek, kendisini “eski güzel günlere” dönüş bileti olarak sunan Trump, her şeyden önce ABD’nin küresel egemenliğinden vazgeçişinin bir simgesi. Şöyle ki ABD özellikle Post-Sovyet döneminde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen olayların, hakemi gibi görülürdü. Bir bakıma “dünyanın jandarması” metaforunun da temeli buydu. Bu durum uzun yıllar ABD dış siyasasının temel argümanlarındandı. Buna göre ABD dünyada olup biten sorunların nihai çözücüsü ve ilkeli siyasetin tek kaynağı ve uygulayıcısıydı. Tek kutuplu bu dünyada bir ABD vardı, bir de diğer ülkeler.
İşte 21 yüzyıl insanının taktığı bozuk gözlüğün sağ merceğini de bu ön kabul temsil ediyor. Zira yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden ötürü bu heyula artık bütünüyle bozulmuş durumda. Artık Amerika Birleşik Devletleri, egemenliğini, defansa çekilmiş bir futbol takımı misali, Batı Yarım Küre olarak tanımladığı alana kaydırdı. Monroe Doktrini'nin yeni bir yorumu olarak değerlendirilebilecek bu Trumpist bakış açısı, ABD'nin, İmparatorluk Çağı'na özgü bir perspektifle, etki alanı olarak gördüğü ülkelerden tam sadakat beklediğini ve dünyanın geri kalanını ise enerjisini harcamaya değer bulmadığını gösteriyor. Free For All! Her koyun kendi bacağından asılır! Çok kutuplu yeni dünyada ABD’nin zımnî ilkesi bu.
Artık gözlüklerin merceklerini bildiğimize göre, bir tanım yapmanın zamanı geldi. Ben bu gözlüklerin isminin “olması gerekene yönelik inanç” olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki eski dünyada perde arkasında olan, perde önüne geldiğinde ise diplomatik bir dille yumuşatılan olaylar, artık arada hiçbir perde olmadan, sert bir şekilde gözümüzün önünde cereyan ediyor. Evet, ABD eskiden de devlet başkanlarını kaçırırdı, evet, eskiden de ülkelere askeri müdahalede bulunurdu. Ancak bunlar, “uluslararası hukuka uygun şekilde” yapılır, en azından ABD’nin en önemli ihraç maddesi olan demokrasiyi, hedef ülkeye götürme amacı güdülürdü (!) 21 yüzyıl insanı da olaylara bu gözlüklerle bakar, olanı, olduğu gibi değil, olması gerekenle yorumlardı. Böylelikle de yukarıda mercek metaforuyla tanımladığımız ve dünya sistemini modern insan için anlamlı kılan ön kabuller zarar görmezdi.
Ancak artık bu illüzyon işe yaramıyor. Mark Carney’nin dün Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşma, bu minvalde tam bir ifşa eylemi. Nitekim Carney’in kurduğu cümleler yukarıda tarif ettiğim zihinsel çerçevenin artık yalnızca dışarıdan yapılan bir eleştiri değil, sistemin merkezinden gelen bir itiraf haline geldiğini gösteriyor. Carney, küresel finans mimarisinin tam ortasında yer almış, ardından Kanada Başbakanlığı görevini üstlenmiş bir isim. Eski dünya düzeninin en sarih aktörlerinden biri olarak değerlendirebileceğimiz bu kişinin, “kurallara dayalı liberal uluslararası düzen” diye adlandırılan yapının hiçbir zaman iddia edildiği gibi evrensel ve eşitlikçi olmadığını açıkça söylemesi çok vurucu. Ona göre bu düzen, güçlü aktörlerin işlerine geldiğinde kendilerini muaf tuttukları, herkesin gerçekte böyle işlemediğini bildiği hâlde, sanki öyleymiş gibi davranmayı tercih ettiği bir anlatıdan ibaretti. Bu çelişki, aslında benim burada iddia ettiğim gibi, olanla olması gereken arasındaki tenakuzu apaçık biçimde ortaya koyuyor. Bu ritüellerin gerçekleşmesi, herkesin ilkeliymiş gibi davranması gerekiyordu. Aksi hâlde her şey açığa çıkacaktı.
Kısacası yaşadığımız şey, Dünya Ekonomik Forumu’nda yapılan konuşmalar gibi etkinliklerin, gerçekte inanca dayalı birer ritüel olduklarını fark etmemizden ve bunun şaşkınlığından ibaret. Olan ile olması gereken arasındaki mesafe ise artık diplomatik dille kapatılamayacak kadar uzak. Nitekim artık dolayımsızlık çağındayız. Olan artık herkesin gözü önünde, apaçık şekilde cereyan ediyor. Siyasetçiler eskiden olduğu gibi bu ön kabulleri korumanın derdinde değil. Donald Trump, Maduro’yu yatağından kaçırdıktan sonra Venezuela’nın petrollerinde gözü olduğunu bu sebeple rahatlıkla dile getirebiliyor. Danimarka’dan bu nedenle toprak talep edebiliyor. Artık selefi Obama gibi yüksek ideallerin arkasına sığınmasına gerek yok. Zira artık devletin ikinci değil birinci doğasıyla muhatabız.
Tam da bu noktada, devletin ne olduğuna dair daha temel bir ayrımı hatırlamak gerekiyor. Zira yaşadığımız şaşkınlığın temel kavramsal kaynağı, devletlerin değişmesinden çok, bizim onlara hangi düzeyden baktığımızla ilgili. Şöyle ki modernitenin hükümranlığı boyunca devlet, kendisini ikinci bir doğa üzerinden tanıttı: hukukla, normlarla, kurumlarla, ideallerle. Şiddet, zor, çıkar ve tahakküm bu anlatının gerisinde kaldı; ya gizlendi ya da yüksek kavramlarla rasyonalize edildi. Devletin “olması gereken” yüzü, “olan” yüzünü örttü.
Oysa devlet, yalnızca bu ikinci doğadan ibaret değil. Aksine, onun altında ve her zaman geri çağrılabilir halde duran birinci doğası var. Tarihin başlangıcından beri bu birinci doğa; çıplak güç, zor kullanma, ganimet, sadakat ve beka mantığıyla işledi. Nitekim Hobbesçu anlamda, doğa durumundan modern devlete uzanan tarihsel çizgide bu entite, biçim değiştirdi ancak özünü kaybetmedi. Hukuk, mübadele, ceza ya da diplomasi gibi ikinci doğaya ait formlar, kriz anlarında hızla çözüldü; yerlerini soygun, intikam, tehdit ve doğrudan tahakküm aldı. Devletin rasyonel ve medeni görünen yüzü çatladığında, arkasındaki bu ilksel çekirdek görünür hale geldi.
İşte bugün yaşadığımız şey tam olarak bu. Artık devletlerin ve siyaset üretiminin ikinci doğasıyla değil, birinci doğasıyla muhatabız. Diplomatik inceliklerin, evrensel değerlerin ve normatif gerekçelerin yerini amansız bir şeffaflık aldı. Güç, artık kendini meşrulaştırmak için ideal anlatılara ihtiyaç duymuyor; çıkar, doğrudan çıkar olarak ifade ediliyor ve şiddet, ahlaki bir örtüye sarılmadan uygulanıyor. Devlet bu minvalde modernliğin inşa ettiği o “kurumsal maske”yi çıkarmış durumda. 21. yüzyıl insanı ise siyasete ve devlet kurumlarına hâlâ ikinci doğanın gözlüğüyle baktığı için yalnızca siyasi olaylara değil, siyasetin kendisine de yabancılaşıyor. Nitekim artık karşısında duran şey, birinci doğanın çıplak ve arkaik özü.
Tek bir yol var. 21. yüzyıl insanı bu gözlüğe doğar doğmaz sahip oldu, aldığı eğitimle onu hemen kavradı ve gözlerine taktı. Ancak artık bu gözlükler çalışmıyor. Hayretimiz ve ıztırabımız, olması gerekenlerle değil, doğrudan olanla karşılaşmamızdandır. Gerçeklere vakıf olmak için artık bu gözlükleri ayaklarımızın altına alıp parçalamalıyız. Olanı olduğu gibi görmeli ve gördüklerimiz, her nasılsa öyle kabul etmeliyiz.
Nuda Veritas! Hakikat Çıplaktır!
Bize düşen ise çıplak hakikatin gözlerinin içine bakmaktır.
Zira eğer daha iyiye gidiş isteniyorsa, bundan başka bir yol yok.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
