“...Türkiye’nin artık aşırı sağ sorunu var ve bu sorun tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi kalıcı bir olgu olarak toplumsal sorunlar listesine eklenmiş durumda. Ancak burada problemi olduğu gibi ortaya koymakta ve bazı uyarılarda bulunmakta yarar var. Bunların ilki aşırı sağ olgusunu yüzeysel birtakım nedenlere bağlamanın yanlışlığı. Nitekim bu saldırı yalnızca video oyunlarına, çeşitli sosyal medya platformlarına ya da belli siyasilere bağlanır ve arkada işleyen sosyo-ekonomik faktörler göz ardı edilirse, tehlike tıpkı ABD’de olduğu gibi kördüğüm haline gelebilir.”
Bu satırları bundan yaklaşık iki sene önce Eskişehir’deki saldırı sonrası yazmıştım. Aşırı sağ temelli motivasyonlarla hareket eden Arda Küçükyetim tarafından gerçekleştirilen saldırıda herhangi bir can kaybı olmamıştı. Ancak benim ve birazcık mürekkep yalamış herkesin sezdiği gibi, bu tür saldırı girişimlerinin devamının geleceği konusunda aklımda şüphe yoktu.
Ne yazık ki Kahramanmaraş’ta gerçekleşen saldırı bu uğursuz tahmini haklı çıkardı. Bu sefer fatura tarif edilemez derecede ağır. Tüm toplum, haber kanallarından ve sosyal medyadaki pornografik şiddet görsellerinden sızan kan kokusuyla dehşete kapılmış durumda. İnfial durumu ailelerin rasyonel düşünme yetilerini feci şekilde köreltti. Bunların bize hiçbir yararının olmadığını söyleyerek yersiz bir bilgiçlik yapmak istemem. Ancak artık geride kalanlar olarak bizler, bu olayı ussal şekilde anlamlandırma çalışmalarına başlamalıyız. Nitekim eğer düştüğümüz yerden kalkacaksak başka bir yolumuz yok.
Bu minvalde bu yazı olayın nasıl olduğuyla ilgili bir yazı olmayacak. Ana hedefim, gerçekleşen bu olayı, okuyucunun kavramsal zihin haritasında, olabilecek en rasyonel yerde konumlandırmak olacak. Olayı, Türkiye’de gerçekleşen tikel bir olgu olarak değil, 21. yüzyılın dijital ve sosyolojik ruhunu hesaba katarak, kavramsal bir perspektiften değerlendirmeye çalışacağım. Bunun için yazıyı üç ana bölüme böleceğiz. İlk bölümde saldırganı analiz edecek, motivasyonunu anlamlandırmaya çalışacağız. İkinci bölümdeyse bunu, küresel aşırı sağ-incel dosyası bağlamında değerlendireceğiz. En sonda bu konulara emek veren bir sosyal bilimci olarak; korkunç derecede kötü bir sınav veren medyaya bazı eleştirilerim ve önerilerim olacak. Umarım attığımız taş kurbağayı ürkütür.
Saldırganın şiddet üretme motivasyonlarını anlamak için internette dolaşan içerikleri elimden geldiği kadar tüketmeye çalıştım. Bunlar sırasıyla manifestosu olduğu söylenen Word dosyası, sızdırılan kişisel mesajları ve ilişki yaşadığı kız arkadaşının açıklama videosundan ibaret. Bunları bu şekilde sıralamam önemli. Çünkü bu satırları yazdığım sırada elimdeki materyaller genel olarak bu. Gelecekte konuyu aydınlatacak daha fazla bilgi ve belgenin çıkacağına eminim. Buna rağmen tamamen karanlıkta olduğumu söyleyemeyeceğim. Elimde üzerine birkaç kelam edecek kadar materyal var.
Nitekim bu bilgi ve belgeleri incelediğimde saldırganla ilgili iki sonuca ulaştım;
● Saldırgan sahip olduğu aşırı sağ-incel ideolojisi doğrudan internet ortamından “download” etmiş.
● Sosyal olarak tamamen izole bir hayat yaşamış ve dijital sosyal ağlarda radikalleşmiş.
Saldırganın, nefret duygusunun üzerine inşa ettiği dünya görüşünü doğrudan sosyal ağlardan edinmesi önemli. Nitekim aynı durumu Arda Küçükyetim için de tespit etmiştim. Manifestosu hakkında yaptığım şu değerlendirmeyi hatırlayalım;
“Manifestonun tümüne bakıldığında ise Arda K.’nin tam manasıyla “Batılı anlamda ilk kitle kıyımcısı” olduğu kesin şekilde söylenebilir. Nitekim manifestosunda yer verdiği aşırı sağcı kitle katliamcılarının resimleri, eylem tarzını tamamen bu saldırganlarının vakalarını inceleyerek oluşturması ve bunların da ötesinde sahip olduğu bilgi dağarcığının neredeyse tümünün yabancı kaynaklı olması bu argümanı destekler nitelikte. Öyle ki manifestosunun İngilizceye çevrilmesi halinde, metnin, ABD’li bir kitle kıyımcısına ait olduğu izlenimi kolaylıkla edinilebilir.”
İsa Aras Mersinli de tıpkı Arda Küçükyetim gibi hareket planını ve motivasyonunu tamamen yabancı kaynaklardan edinmiş durumda. Burada özellikle İngilizceyle olan ilişkisine dikkat çekmek istiyorum. Nitekim okuldaki akranlarıyla iletişim kurmakta zorlanan sorunlu bir çocuğun, erişebileceği, ancak dahil olmadığı sosyal çevresiyle aynı dilde konuşmakta zorlanması gözden kaçırılmaması gereken bir durum. İngilizce bu minvalde onun nefret ideolojisinin bir göstergesi durumuna gelmiş. Nitekim şahıs, İngilizcenin yardımıyla internette kendisi gibi “dertli” yabancı insanlarla etkileşime girebilmek ve bunun sonucunda sosyal izolasyonu artmış. Öyle ki saldırgan, okul arkadaşlarına kurşun sıkarken dahi öfkesinin ve dolayısıyla oluşturduğu kimliğin ana dili olan İngilizceyi konuşmaya devam etmiş. Bu bağlamda bu dil onun, toplumsal yalnızlığının simgesine dönüşmüş. Buradan yola çıkarak ben, İsa Aras Mersinli’yi bir katile dönüştüren sürecin en temel nedeninin, az önce işlediğim faktörlerin genel bir çıktısı olarak sosyal izolasyon ve buradan yükselen dijital radikalleşme olduğu görüşündeyim.
Tam da bu noktada, söz konusu izolasyonun hangi kişilik örüntüleriyle birleşerek yıkıcı bir hatta dönüştüğüne bakmak gerekiyor. Saldırganın narsisistik ve psikopatik eğilimler taşıdığı yönünde güçlü işaretler var. Bu eğilimler, çevresindeki insanları zamanla ondan uzaklaştırmış, o da derinleşen yalnızlığı içinde, yalnızca kendi sesini yankılayan ve kendisi gibi insanlardan oluşan homojen topluluklarda bir tür aidiyet duygusu bulmuş olabilir. Anlaşılan bu kısır döngü, saldırıya kadar devam etti. Manifestosunda bunun çok sayıda emaresi mevcut. Kendisinden başka herkesi aptal sayması ve 130 olduğunu iddia ettiği IQ’sunu kibirli bir biçimde öne çıkarması, anti-sosyal kişilik örüntülerinin varlığına dair ciddi kuşkular uyandırıyor.
Sosyal izolasyonu saldırının en temel nedeni olarak büyük bir iddia, bunun farkındayım. Ancak bunu temellendirebileceğim görüşündeyim. Nitekim Cass Sunstein’ın grup kutuplaşmasına dair tespitleri son derece açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Sunstein, Going to Extremes: How Like Minds Unite and Divide adlı çalışmasında, insan grupları içerisindeki radikalleşme sürecini ve bu sürecin insanların gerçeklik algısıyla olan ilişkisini çeşitli mekanizmalar üzerinden inceliyor. Ona göre bireyler, kendileriyle benzer düşünen insanlardan oluşan kapalı toplulukların parçası haline geldiklerinde, başlangıçta sahip oldukları görüşlerin daha sert, daha keskin ve daha uç versiyonlarına yönelmeye başlarlar. Şiddet üretiminin bu en ekstrem örneklerini sergileyen teröristler işte bu sürecin sonunda oluşur.
Bunun neden böyle olduğunu anlamak güç değil. Farklı görüşlerle temas etmeyen, kendi sesini sürekli yankı halinde duyan bireyler ve topluluklar, zamanla kendi içlerinde bir tür doğruluk rejimi kurarlar. Bu rejimde gerçeklik, nesnel bir sorgulama sürecinin değil, kapalı devre bir sistemin ürettiği tekrarların ürünü haline gelir. Sunstein’ın dikkat çektiği çeşitli örnekler de bunu doğrular nitelikte. Yapılan deneylerde güçlü ırksal önyargılara sahip beyaz Amerikalıların kendi aralarında yaptıkları tartışmalar sonrasında daha da önyargılı hale gelmeleri, Irak Savaşı’nı destekleyenlerin benzer düşünenlerle konuştukça savaşın meşruiyetine daha fazla ikna olmaları ya da yatırım yanlısı bir çevrede bulunan emlak yatırımcılarının daha riskli yatırımlara yönelmeleri tesadüf değil. Tüm bu örneklerde ortak olan şey, benzer kanaatlerin bir araya geldiğinde birbirini yumuşatmak yerine sertleştirmesi.
Esasen burada karşımıza çıkan şey, radikalleşmenin yalnızca ideolojik içerikle ilgili olmadığıdır. Daha temel düzeyde mesele, bireyin hangi enformasyon çevrimi içinde yaşadığı ve kendisini hangi yankı odalarının içinde konumlandırdığıdır. Sunstein’a göre radikal bir grup inşa etmenin en etkili yolu, üyelerini toplumun geri kalanından yalıtmaktır. Bu yalıtım fiziksel olabileceği gibi psikolojik de olabilir. Hatta çoğu zaman ikincisi çok daha işlevseldir. Çünkü fiziksel olarak toplumun içinde yaşamaya devam eden bir birey, psikolojik olarak bütünüyle başka bir evrende ikamet edebilir. Dış dünyanın sesleri ona artık bir bilgi değil, bir tehdit olarak görünür. Alternatif görüşler meşru itirazlar olarak değil, düşmanca müdahaleler olarak kodlanır. İşte radikalleşmenin en kritik eşiklerinden biri budur.
Sunstein bu süreci mümkün kılan üç temel mekanizmadan söz eder. İlk mekanizma, tek yönlü enformasyon akışıdır. Grup üyeleri yalnızca kendi kanaatlerini besleyen, onları teyit eden ve kendi öfkelerini haklılaştıran bilgilerle karşılaşırlar. Bu nedenle grup içinde dolaşıma giren bilgi, gerçekliği genişleten değil, kanaati (sanrıları) sertleştiren bir işlev görür. İkinci mekanizma, onaylanma arzusudur. İnsanlar kendileriyle benzer düşünenlerle bir araya geldiklerinde, yalnızca fikirlerini paylaşmış olmazlar, aynı zamanda o fikirlerin grup içi onayını da alırlar. Bu onay, inançlarını daha güçlü ve daha tartışılmaz hale getirir. Üçüncü mekanizma ise statü arzusudur. Birey, grup içindeki yerini koruyabilmek ve olumlu bir imaj sürdürebilmek için grubun normlarına uygun davranmaya başlar. Böylece çoğu zaman kendi görüşünü yalnızca korumakla kalmaz, bir adım daha ileri götürür. Çünkü kapalı topluluklarda aidiyet çoğu zaman sadakat gösterisiyle ölçülür. Sadakat gösterisinin dili ise çoğu zaman daha sert konuşmak, daha keskin tavır almak ve grubun ortak düşmanına karşı daha radikal pozisyon almaktır.
Peki bu mekanizmalar saldırgan hakkında bize neler söylüyor? Şöyle ki şahsın, bu mekanizmaların etkisiyle radikalleştiği yönünde güçlü bir inancım var. Her şeyden önce saldırgan, anti-sosyal kişilik örüntüleri nedeniyle kendisini yalnızca kendisi gibi düşünen, konuşan ve hisseden insanların bulunduğu dijital bir iletişim kapsülünün içine kapatmış görünüyor. Bu yankı odasına bir kez girdikten sonra, en az kendisi kadar uyumsuz bireylerde kendi sesini ve düşüncelerini bulmanın yarattığı rezonansı yaşamış olması kuvvetle muhtemel. Bu süreç ona yalnızca psikolojik bir aidiyet hissi sağlamamış, aynı zamanda sahip olduğu kanaatleri daha da keskinleştirmiş olmalı. Bunun ardından ise söz konusu kapalı gruplar içinde saygınlık kazanmak, görünür olmak ve kendisine bir yer edinmek adına zamanla bir öncekinden daha yıkıcı söylemleri ve eylemleri göze alabilecek bir ruh haline sürüklenmiş olması da tutarlı bir tahmin olurdu.
Bu bakımdan saldırganın sosyal izolasyonu ile internetten “download” ettiği ideolojik çerçevenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği kanaatindeyim. Sunstein’cı mekanizmaların etkisiyle, söz konusu izolasyon, onu radikal görüşlere açık hale getirmiş, bunlar zamanla izolasyonunu anlamlı ve meşru bir kimlik formuna dönüştürmüş olmalı. Başka bir deyişle burada yalnızlık ile ideoloji arasında doğrusal değil, döngüsel bir ilişki var. Şahıs izole oldukça bu tür ağlara daha fazla sığınmış, bu ağlara daha fazla sığındıkça da gerçek toplumsal ilişkilerden biraz daha kopmuş olabilir. Bir noktadan sonra ise dış dünya yalnızca anlaşılmayan bir yer değil, cezalandırılması gereken bir yer olarak görünmeye başlamış gibi. Sosyal izolasyon temelli dijital radikalleşmeden kastım da tam olarak bu döngüsel yapı. Peki bahsettiğim bu sosyal ağlardan ne kast ediyorum? İşte burada aşırı sağ-incel alt kültürü konusuna eğilmemiz gerekecek.
Her şeyden önce İsa Aras Mersinli’nin ana saldırı motivasyonunun salt aşırı sağ ideoloji olmadığı görüşündeyim. Bu bağlamda kendisiyle Arda Küçükyetim arasındaki en önemli fark da burada tebarüz ediyor. Kanımca şahıs daha çok incel kategorisinde değerlendirilmeli. Buna gelecek olan itirazları da tahmin edebiliyorum. Nitekim incel kavramı “involuntary celibate” kelimelerinden türetilmiş. Türkçeye çevirirsek “istemsiz bakir” gibi bir anlama geldiğini söyleyebiliriz.
Terim, daha çok istese de kadınlarla ilişki kuramayan ve bu minvalde karşı cinse karşı öfke ve mağduriyet hisseden genç erkekleri ifade ediyor. Saldırgan bu anlamda mezkur tanıma uygun değil. Eşcinsel eğilimleri ve içerisinde bulunduğu “romantik ilişkiyi” de göz önünde bulundurarak öfkesinin, salt kadın cinsine yönelik değil, tüm insanlara karşı olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bunlara rağmen kendisine incel denemeyeceğini düşünmüyorum. Bunu en büyük sebebi ise sahip olduğu düşünme metodunun, harekat tarzının ve seçtiği “azizlerin” incellerden oluşması. Biraz daha açayım…
Incel olarak adlandırılan genç erkeklerin en temel çıkış noktalarından biri, kendilerinin mükemmel birer erkek olmaları, buna rağmen kadınların ilgisine mazhar olamamalarıdır. Bunun tam karşısında ise yetersizlik duygusunu öne çıkaran bir başka kutup bulunur. Şiddet eylemlerinde bulunan incellerde çoğu zaman narsistik bir hak ediş duygusu belirgindir. Bu çelişkiden türeyen nefret ve kin, kişiyi saldırgan bir ruh haline sokmakta, bu genç erkekleri yıkıcı şiddet eylemlerine yönlendirmektedir. Özetle ana motivasyonun, narsistik bakış açısının gerçek hayata çarparak parçalanması ve bu tenakuzun yarattığı öfkeden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
İsa Aras Mersinli’nin bu bakış açısını doğrudan kopyaladığı görüşündeyim. Nitekim bunu yazdığı manifestosunda tespit etmek mümkün. Kendisi daha önce de ifade ettiğim gibi üstün insan olduğunu düşünüyor. Yüksek IQ’sunu, erken yaşta kolayca İngilizce öğrenmesini anaokulunu çok zeki olduğu için bırakmasını, bu sanrısına kanıt olarak öne sürüyor. Ancak bir problemi var: Diğer insanlar ona hak ettiği gibi davranmıyor. Bunun tam tersine saldırgan, hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi muamele gördüğünden şikayet ediyor. Ortaya koyduğu çözüm ise basit: Bu dünyaya acı çektirmek! Bu şekilde en sonunda görüleceğini ve fark edileceğini beyan ediyor. Dikkatli okuyucuların fark edeceği gibi burada da narsistik bir bakış açısının gerçek dünyaya çarpıp parçalanması ve bu çelişkinin sonucunda ortaya çıkan bir nefret söz konusu. Nefret edilen kitlenin kapsamı daha geniş olsa da temel mekanizmalar aynı.
İsa Aras Mersinli’nin seçtiği “aziz” de son derece manidar: Elliot Rodger. Okurun bu ismi bir yerlerden hatırlama ihtimali yüksek. Rodger, 23 Mayıs 2014’te Kaliforniya’nın Isla Vista kentinde altı kişiyi öldürüp on dört kişiyi yaraladıktan sonra intihar eden 22 yaşındaki İngiliz-Amerikalı bir saldırgandı. Kadın düşmanlığı ve cinsel hınçla hareket etmiş, Kaliforniya Üniversitesi, Santa Barbara kampüsü çevresindeki öğrencileri hedef almıştı. Sonrasında da incel alt kültürünün en tanınan figürlerinden biri haline geldi.
Saldırgan, WhatsApp profiline işte bu kitle kıyımcısının fotoğrafını koymuştu. Belli ki Rodger’ın görüşlerinde kendini buluyor ve duyduğu nefreti paylaşıyordu. Kısaca İsa Aras Mersinli klasik anlamda bir incel olmasa da nefret temelli dünya görüşü, incellerle aynı temelden yükseliyordu. Bu minvalde kendisini kavramsal olarak “küresel incel davasının” bir üyesi olarak görmekte bir hata görmüyorum.
Öte taraftan aşırı sağ kavramını da direkt kapsam dışı ilan etme taraftarı değilim. Aşırı sağ ve incel eylemler hem yapısal hem de ideolojik bağlamlarda çoğu zaman birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçer. Nitekim manifesto yazma pratiği her iki kategoride de karşımıza çıkıyor. Elliot Rodger'ın 137 sayfalık metni bunun en bilinen örneği. Bununla birlikte Breivik ve Tarrant gibi aşırı sağ faillerin manifestolarıyla karşılaştırıldığında, incel manifestolarının ideolojik sistematiği ve siyasi hedef kurgusunun çok daha zayıf kaldığı görülüyor. Aynısını İsa Aras Mersinli’nin kaleminde de tespit etmek mümkün.
Bunun yanında saldırganın sosyal ağlarda 'foid' terimini rahatlıkla kullanması da dikkate değer. Doğrudan incel alt kültüründe doğup erküre’ye (manosphere) yayılan bu terim, female ve humanoid kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Terimin ideolojik işlevi kadınları insan olmayan olarak kodlamak, yani ontolojik olarak insanlık dışına atmak. Karşı cins bu şekilde bireyler olarak değil nesneler olarak konumlandırılıyor. Foid aynı zamanda bir “selamlaşma” işlevi olarak da kullanılıyor. Bu sözcük tercihini paylaşanlar, söz konusu dijital kültürü içselleştirmiş olduklarını birbirlerine sessizce ilan etmiş oluyorlar.
Tüm bunların bize gösterdiği şey, saldırganın küresel bir ideoloji olarak ele alınması gereken aşırı sağ-incel dijital ağından doğrudan etkilendiğidir. Bahsettiğim “download” mekanizmasının temelini burada kuruyorum. Sunstein’ın radikalleşme mekanizmalarının bu ağlarda işlediği, saldırganın yıkıcı eylemlerinin temel ilkelerini buralardan edindiği ve eylemini buradan edindiği argümanlarla meşrulaştırdığı görüşündeyim. Nitekim saldırganın kullandığı terimlerin, seçtiği azizin ve saldırı taktiğinin bizleri götürdüğü başka bir yer yok. Kısaca evet, kendisi klasik anlamda incel değil, ancak bu küresel ve yıkıcı alt kültürün ürünü.
Olguyu olabildiğince, olduğu gibi ortaya koyduğumuza göre şimdi medyanın verdiği sınavı neden başarısız bulduğuma geçebiliriz. Çok net bir tespitle başlayayım: Medyamızın ve genel olarak kamuoyunun, içlerinde yaşadıkları çağı, sağlam temellerden yükselerek, rasyonel bir şekilde yorumlayabildiklerini düşünmüyorum. İsim vermeme gerek yok. Çeşitli televizyon kanallarına çıkan gazeteciler, siyasiler ve dahi akademisyenler, olayla ilgili temelli bilgiler yerine tevatürleri ve söylentileri temel aldılar. Olguyu hakikat penceresinden irdelemek yerine şeytanlaştırma yoluyla sulandırdılar. Bu durum halkın, olayı hazmını kolaylaştırdı elbette. Ancak aynı oranda da nesnel tahlillerden uzaklaştırıp çıplak olan hakikatin üzerini sanrılarla örttü.
Bütün bir medya organı hep bir ağızdan video oyunlarını günah keçisi ilan ediverdi örneğin. İhtisas alanı yeni medya olan bir sosyal bilimci olarak söyleyeyim. Video oyunları ile şiddet arasındaki ilişki, literatürde onlarca yıldır gerçek bir bilimsel tartışmanın konusu. Meta-analizlerin kesin bir sonuca vardığını söylemek zor. Kimisi küçük ama anlamlı bir korelasyonun varlığında ısrar ederken, kimisi bu ilişkinin kontrol değişkenleri devreye girdiğinde eridiğini gösteriyor. Dolayısıyla dürüst olan şunu ortaya koymak: Oyunları doğrudan şiddetin nedeni olarak gösteren yeterli ve tutarlı bir ampirik kanıt yok. Yani bilim, oyunların, sağlıklı bireyleri şiddet üreten katillere dönüştüreceğini söylemiyor.
Ancak herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemem. Evet, oyunlar şiddet üretimine doğrudan teşvik etmez, ancak bu hiç olumsuz bir etkisi yok demek değil. Burada üç aşağı beş yukarı varılan sonuç hep belli bir eksende gidip geliyor: Duyarsızlaşma. Şöyle ki şiddet içerikli medya içerikleri, bunlara maruz kalan izlerkitle (oyunlar bağlamında oyuncular) üzerinde sıradanlaştırma etkisi üretiyor. Yani kişi, bu şiddet içerikli medya ürünlerine maruz kaldıkça, şiddete duyarsızlaşıyor. Ezcümle elimizdeki net net kanıtlar şunu söylüyor: Şiddet içerikleri katil yaratmıyor, bunun yerine şiddet imgelerine karşı daha duyarsız bireyler üretiyor.
Gelin görün ki bilgisayar oyunlarının şeytan icadı olduğu sakızını çiğnemeyen haber kanalı yok denecek kadar az. Bunun izlerini 2000’lerin başlarında metal dinleyen gençleri satanist ilan eden o ultra ahlakçı dalgaya kadar sürebiliriz. O zaman da tıpkı bugün gibi yükselen şiddet dalgasını toplum ve siyasiler anlamamış, ve o zamanın video oyunları olan metal müziği, kötü olan her şeyin sebebi olarak belirlemişlerdi. Dönemin “satanist” metalcileri şimdi toplumun kaymak tabakası olan mühendisleri, doktorları ve gazetecileri oldu. Yeni olanı anlayamayan kamuoyu ve medya o zaman da yanılmıştı, şimdi de yanılıyorlar. Nitekim ortada ne bir şeytan var ne de bir iblis.
Evet İsa Aras Mersinli’den bahsediyorum. Kendisi hakkında herhangi bir olumlama çabasına girmek istemem. Zira herhangi bir pozitif özelliği olduğunu düşünmüyorum. Saldırgan; sosyal izolasyonla alevlendirdiği kötücül narsistik dürtülerini, dijital platformlardan edindiği yoz kavram haritasıyla biçimlendiren ve sosyal ağların kapalı devre ileti döngüleri içerisinde giderek radikalleşerek, yıkıcı eylemlerini meşrulaştıran, hasta ruhlu bir katil. Evet, hasta ruhlu, ancak bir şeytan değil.
Peki gelecekte aynı şeylerin yaşanmaması için ne yapabiliriz? Dışarıdan bakan bir gözlemci olarak plan ve taktik seviyesinde çözüm önerileri sunmam çok zor. Ancak belki stratejik seviyede bir şeyler söyleyebilirim. Zira bizimle aynı problemlerle boğuşan pek çok ülke var. En başta da ABD. Arda Küçükyetim olayıyla ilgili yazdığım değerlendirmede bazı çözümlere değinmiştim, bunların gelecekteki vakalar için de geçerli olduğu görüşündeyim. Şöyle söylemiştim;
“...ABD her şeyden önce bize neler yapılmaması gerektiği konusunda iyi bir örnek. Öncelikle ABD gibi konunun çözümünde atıl kalmamak gerekiyor. Buna göre; gençlere psikolojik yardım sağlamak, bireysel silahlanmanın ruh sağlığı temelinde denetlenmesi ve gençlere peşlerinden gidebilecekleri ve hayatlarına anlam katabilecekleri sahici üst anlatılar bulunması çözüm için iyi bir çıkış noktası olabilir. Öte taraftan aşırı sağın en önemli yakıtının nefret olduğu asla unutulmamalı. Saldırgan ne kadar küfür yerse, ana akımda lanetlenirse ve hatta fiziksel şiddete maruz kalırsa, benzer eğilimlere sahip kişiler tarafından o kadar “azizleştirilecektir”. Bu nedenle medya, şahıs odaklı değil bu olaya neden olan sahici sebepler üzerinde durmalı ve saldırganı şeytanlaştırıcı, ilginçleştirici, en önemlisi “davası uğruna acı çeken aziz” gibi gösterecek içeriklerden uzak durulmalı. Spot ışıklarının nasıl bir cazibe yaratacağı haber ve içerik üreticileri tarafından sürekli akılda tutulmalı.”
Saydığım yapısal önlemler konumuz bağlamında elbette önemli, ancak ben uzmanlık alanım olan medya üzerinde durmak istiyorum. İsa Aras Mersinli’nin manifestosunda nasıl görünür olmak istediğini, yapacağı saldırıyla en sonunda o çok istediği ilgiye nasıl mazhar olacağını anlattığını hatırlayın. Samimi olarak sormak isterim; medyamız tam da saldırganın istediği gibi davranmıyor mu? Saldırgan özelinde yapılan tüm haberler olabildiğince ilginçleştirici bir dille ve en kötüsü şeytanlaştırıcı bir perspektifle servis ediliyor. Bu tam da saldırganın istediği şeydi. Bu şekilde medyamız yalnızca gerçekleştirilen şiddet eylemini amacına ulaştırmış olmuyor, aynı zamanda gelecek saldırganlar için cesaretlendirici oluyor. Verilen mesaj basit; “yeterince kişiye çok zarar verirsen, spot ışıklarını sana çeviririz, sahne senin!”
Çözüm rage ve clickbait medyasının “tuzsuz makarna” olarak tanımlayacağı haber dili ve dosyalardan geçiyor. Şayet eğer medya (gazetecilik kurumu) kendisini kamu yararını gözeten, dördüncü güç olarak görüyorsa, etkisiyle toplumsal dalgalanmalar yaratan bu olaya ve faillerine karşı rasyonel bir tavır geliştirmek zorunda. Bunun anlamı sansasyondan uzak bir dil ve sağlam kanıtların zemininde yükselen, neden-sonuç zinciriyle anlatılan bir hikaye anlatımı demek. Daha açık bir ifadeyle medya, olayın kühnüne inmeli, bunun yapısal, dijital ve sosyo-kültürel etmenlerini araştırmalı. Eğer bu şekilde yapılırsa fail şeytanlaştırılmayacak, ilginçleştirilmeyecek ve toplum, saldırganın amacına ulaşmasını engelleyecektir.
Son olarak; içinde yaşadığım toplumun duygularına kayıtsız olmadığımı, saldırgana olan nefreti ve kini anladığımı not etmek isterim. Doğal olanın bu olduğunun farkındayım. Ancak yüzyıllardan beri biriken insanlık deneyimi bize hep aynı şeyi fısıldıyor. Eğer bir problem çözülecekse, yapılması gereken ilk şey problemin merkezindeki hakikatlere tahammül etmektir. Hakikat şu; Arda Küçükyetim ilkti, İsa Aras Mersinli aşırı sağ-incel alt kültüründen etkilenerek yıkıcı eylemlere girişen faillerin ikincisi oldu. Siyaset ve medya kurumu ucuz şeytanlaştırma taktikleriyle ipteki cambazı gösterir, sorumluluktan kaçar ve sorunun yapısal nedenlerine eğilmezse bu saldırıların devamı gelecek. Bu yüzden hayatta kalanlar olarak bizler, kaybettiklerimizin yasını tuttuktan hemen sonra rasyonel adımlar atmalı, yetişkin hüviyetine sahip bir toplum olarak ussal çözümler üretmeliyiz. Duygularımızın hakikate bakışımızı bulandırmasına izin vermemeliyiz. Nitekim bunun aksi, gelecekteki kitle kıyımlarının sorumluluğu altında ezilmek olur.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
