0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

Eski dünyanın 'altın çocuğu' Almanya yeni dünyaya hazır mı?

Elif Menderes

Almanya bugün bir kriz yaşamıyor; bir dönem kapanışına tanıklık ediyor. Ekonomik göstergeler, siyasi anketler ve güvenlik tartışmaları tek tek okunduğunda tablo parçalı, hatta zaman zaman çelişkili görünüyor. Oysa birlikte okunduğunda, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenle vedalaşmakta zorlanan eski dünyanın altın çocuğu olduğu daha net ortaya çıkıyor. 2026, bu vedanın ertelenip ertelenemeyeceğinin; sistemin makyajla mı ayakta kalacağı, yoksa daha derin bir dönüşümle mi yoluna devam edeceğinin belirleneceği kritik bir eşik yılı olabilir.

Bu tablo bir ani çöküş ya da büyük bir yeniden doğuş hikâyesi değil. Daha çok, uzun yıllar boyunca doğru çalışmış bir modelin, değişen küresel koşullar altında artık aynı sonuçları üretememesi meselesi. Almanya’nın başarısı tesadüfi değildi; son derece rasyonel bir dünya düzenine yaslanıyordu. Güvenlik ABD’nin askeri ve siyasi şemsiyesi altındaydı; enerji, Rusya’dan ucuz ve kesintisiz akıyordu; üretimin emek yoğun aşamaları Çin’e ve küresel tedarik zincirlerine yayılmıştı. Açık pazarlar ve serbest ticaret sayesinde yüksek katma değerli Alman ürünleri dünya çapında istikrarlı biçimde satılabiliyordu. Bu mimari, Almanya’yı yalnızca bir ihracat devi değil, aynı zamanda geniş bir orta sınıfa dayanan güçlü bir refah toplumu haline getirdi. 

Bugün bu mimarinin sadece ekonomik değil, zihinsel temelleri de aşınıyor. Çünkü Almanya’nın alışık olduğu dünya; düşük riskli, öngörülebilir ve kurallarla yönetilen bir dünyaydı. Oysa yeni dünya; jeopolitik sürtüşmelerin, teknolojik sıçramaların ve güvenlik kaygılarının iç içe geçtiği bir belirsizlik evreni sunuyor. Almanya bu dünyada hâlâ güçlü ama eskisi kadar çevik değil.

2025–2026 verileri bunu net biçimde gösteriyor. ifo Enstitüsü büyüme tahminini aşağı yönlü revize etti; uzmanlar, 2026 yılı için sadece yüzde 0,8'lik bir büyüme bekliyor.

Bu, sonbahar tahminine göre 0,5 puan daha düşük bir rakam. Daha çarpıcı olan şu; bu büyümenin yalnızca yaklaşık üçte biri kamu yatırımlarından, üçte biri ise takvim etkisinden geliyor.

Bu veri, Almanya için sembolik bir eşik. Avrupa’nın en büyük ekonomisi, büyümeyi inovasyonla ya da verimlilik artışıyla değil, takvimle açıklamak zorunda kalıyor. Sanayi tarafında tablo daha da sert. 2025 yazında imalat sanayinde aylık üretim düşüşü yüzde 5’e yaklaştı. Özellikle kimya, çelik ve otomotiv sektörlerinde kapasite düşüşleri kalıcı hâle geldi. Almanya’nın endüstriyel omurgası olarak görülen bu sektörler, enerji maliyetleri, küresel rekabet ve regülasyon baskısı arasında sıkışmış durumda.

Bu noktada Almanya’nın bir başka açmazı daha belirginleşiyor; bu da yapay zekâ ve dijital dönüşüm. Berlin ve Brüksel, yapay zekâ regülasyonunda küresel standart belirleyici olmak istiyor; ancak teknoloji üretiminde aynı hız görülmüyor. ABD ve Çin, yapay zekâyı verimlilik ve güç çarpanı olarak kullanırken; Almanya’da yapay zekâ daha çok etik, risk ve denetim başlığı altında tartışılıyor. Bu yaklaşım normatif açıdan tutarlı olabilir; fakat ekonomik rekabet açısından gecikme yaratıyor. Sanayinin dijitalleşmesi yavaş ilerlerken, orta ölçekli Alman şirketleri (Mittelstand) yeni teknolojilere erişimde zorlanıyor. Bu da verimlilik artışını sınırlıyor. 

Bu noktada mesele sadece daha fazla para değil. Almanya’nın elinde para var. 500 milyar avroluk altyapı ve iklim fonu bunun göstergesi. Tartışma, bu paranın geleceği kuran yatırıma mı, yoksa günü kurtaran harcamaya mı gittiği üzerine. Almanya’nın eski modeli, bugünün dünyasında aynı sakinlikle işlemiyor. Küreselleşme artık serbestlik değil, kırılganlık üretiyor. Enerji, ucuz bir girdi olmaktan çıkıp stratejik bir risk alanına dönüşmüş durumda. Güvenlik, dışarıdan temin edilebilecek bir başlık olmaktan uzaklaştı. Almanya, yıllarca askeri gücü bilinçli biçimde geri planda tutmuş bir ülkeydi.

Bugün ise tam tersi bir ruh hâli hâkim. Savunma bütçesi artıyor, Bundeswehr, Almanya'nın silahlı kuvvetleri, Avrupa’nın en güçlü ordusu” hedefiyle yeniden yapılandırılıyor. Bu, rasyonel bir jeopolitik refleks ancak aynı zamanda şunu da gösteriyor: Almanya, bildiği eski dünyada güvenliği nasıl tanımlıyorsa, yeni dünyaya da o refleksle cevap veriyor. 

Öte yandan Çin, artık Almanya için yalnızca bir pazar değil, doğrudan bir rakip haline geldi. ABD ise koruyucu bir hegemon olmaktan ziyade, çıkarlarını sert biçimde dayatan bir müttefik profiline büründü. Almanya’nın üzerine kurulu olduğu eski denge bozulurken, yerine henüz ikna edici bir yeni denge konulabilmiş değil. Sert güce yatırım artarken, toplumsal dayanıklılık, sivil altyapı ve ekonomik güvenlik aynı hızda güçlenmiyor. Bu dengesizlik, güvenlik devletine doğru kayış riskini beraberinde getiriyor.

Tam da bu nedenle Almanya’yı bugün tanımlayan duygu panik değil; yorgunluk. Kurumlar hâlâ ayakta, demokrasi işliyor, bütçe kaynakları mevcut. Ancak sistem, topluma artık eskisi kadar anlam, yön ve gelecek hissi veremiyor. Refahın sürekliliği varsayımı yerini temkinli bir belirsizliğe bırakmış durumda. “Daha kötüye gitmiyoruz ama daha iyiye de gitmiyoruz” hissi, siyasetten ekonomiye, gündelik hayattan sandığa kadar her alana sızıyor.

Toplumda hissedilen kriz, rakamların önüne geçmiş durumda 

Ekonomiyle toplum arasındaki kopuş, verilerde çok net okunuyor. Aralık 2025’te Almanya’da ZEW Ekonomik Beklenti Endeksi 45,8 puana çıkarak piyasa beklentilerinin üzerinde bir iyileşme kaydetti; bu, yatırımcıların ekonomik görünüm konusunda daha olumlu bir beklenti içinde olduğunu gösteriyor. Aynı ankette mevcut durum değerlendirmesi ise –81 seviyesinde kaldı; bu, yatırımcı beklentileriyle ekonomik gerçeklik arasındaki derin kopuşu açık biçimde ortaya koyuyor.

Konut krizi bu hissin merkezinde. Federal istatistiklere göre Almanya’da yeni konut üretimi yıllık 230 binin altına düşmüş durumda; bu rakam, hükümetin 400 binlik hedefinin oldukça gerisinde. Büyük şehirlerde kiralar gelir artışının çok üzerinde seyrediyor. Enerji maliyetleri düşse bile, hane halkı bunu cebinde hissetmiyor. Bu yüzden siyaset, makro toparlanma anlattıkça, seçmen mikro sıkışmadan konuşuyor.

Tam burada siyasi gelişmeler devreye giriyor. Aşırı sağ yanlış teşhis koyuyor. Ama tek farklı teşhisi o koyduğu için toplum kulak kabartıyor. Bu doğrultuda, aşırı sağ parti AfD’nin başarısı bir yönetim programından değil, bir anlamlandırma tekelinden geliyor. İnsanlar bireysel sorunlarının kaynağını anlamak istiyor. Merkez partiler teknik cevaplar veriyor; AfD ise duygusal bir hikâye kuruyor. Sorunun nedenini elitler, yabancılar, sistem olarak işaret ediyor. Yanlış nedenler ama tanıdık bir dil. Belirsizlik çağında insanlar netlik değil, suçlu arıyor. AfD bunu sağlıyor.

Göç meselesi: Politika değil kapasite sorunu

2026’da göç, Almanya’da yine siyasetin ana eksenlerinden biri olacak. Ancak tartışma yanlış yerde dönüyor. Mesele yalnızca kaç kişi geldiği değil; devletin bunu yönetip yönetemediği. İltica başvuruları, yerel belediyelerin kapasitesini zorluyor. Okullar, konut piyasası, sosyal hizmetler aynı anda baskı altında. Merkez partiler çoğu zaman bu meseleyi ya ahlaki ya güvenlikçi bir dille ele alıyor. Oysa toplumun aradığı şey çok daha basit: Bu sistem çalışıyor mu? Çalışmıyorsa, kültür savaşı kaçınılmaz oluyor. Çalışıyorsa, tartışma sakinleşiyor. Bu nedenle 2026, Almanya için bir göç kapasitesi sınavı olacak. Başarısız olursa AfD kazanır. Başarılı olursa bile, bunu anlatamayan merkez yine kaybeder.

Bu noktada Türkiye kökenli seçmenlerin de sessiz ama belirleyici bir rolü olabilir. Almanya’daki yaklaşık 3 milyon Türkiye kökenli nüfus artık homojen bir blok değil. Sosyal demokrat SPD’ye geleneksel yakınlık zayıflıyor. Yeşiller cazibesini kaybediyor. Hristiyan demokrat CDU hâlâ mesafeli. AfD ise ideolojik olarak düşük oy alsa da gündelik hayat üzerinden temas kurmaya çalışıyor. Liberal FDP ise henüz potansiyeli fark edebilmiş değil.

Bu seçmen grubu artık kimlikten çok performans soruyor. Kim yönetebiliyor? Kim hayatı ucuzlatabiliyor? Kim beni dinliyor? 2026 eyalet seçimlerinde bu grup, özellikle dar farkların olduğu bölgelerde mikro ama kritik etki yaratabilir. Ancak bu etki, ancak partiler bu seçmeni sembolik vitrin değil, gerçek seçmen olarak görürse ortaya çıkar.

2026 için üç senaryo 

İlk senaryo teknik toparlanma üzerine – ki bu en olası senaryo gibi görünüyor. Ekonomi düşük de olsa büyür. Takvim etkisi ve kamu yatırımları rakamları yukarı çeker. Ama konut, göç ve gündelik hayat maliyeti rahatlamaz. Merkez partiler “doğruyuz ama anlatamıyoruz” çizgisinde kalır. AfD oylarını korur, hatta bazı eyaletlerde artırır. Demokrasi çalışır ama heyecan üretmez. Bu senaryo Almanya’yı çökertmez; fakat uzun süreli yorgunluk yaratır.

İkinci senaryo ise merkezin halkla konuşmayı öğrenmesi; zor ama mümkün. Hükümet yatırımları gerçekten hızlandırır. Bürokrasi sadeleşir. Konut üretimi artar. Göç yönetimi kapasite diliyle ele alınır. En önemlisi, merkez siyaset duyguya hitap eden bir anlatı kurar. İnsanlar “dinleniyorum” hissini yeniden kazanır. Bu senaryoda AfD durur, hatta geriler. Almanya yeni dünyaya adapte olmaya başlar. Ama bu, cesur siyasal liderlik gerektirir.

Üçüncü ve son senaryo ise belki de en tehlikelisi, yanlış teşhislerin kalıcılaşması olur. Ekonomi toparlanmaz. Kamu yatırımları verimsizleşir. Göç tartışması kimlik savaşına döner. Merkez partiler savunmada kalır. AfD, yanlış teşhis ama tek teşhis olmayı sürdürür. Almanya erken değilse bile kalıcı bir sistem krizine girer. Bu senaryo sadece Almanya’yı değil, Avrupa’yı da etkiler.

Almanya’nın sorunu para değil anlam

Son on yıla bakıldığında Almanya’nın yaşadığı gerilim bir istisna değil; daha geniş bir demokratik resesyonun parçası. Dünya genelinde özgürlük seviyeleri artan ülke sayısı, gerileyenlerin gerisinde kalıyor. Demokrasi artık ilerleyen bir norm değil, savunmada olan bir rejim. Bu savunma hali, Almanya gibi kurumsal olarak güçlü ülkelerde bile siyaseti vizyon kurmaktan çok mevzi korumaya itiyor.

Almanya bugün demokrasi krizini otokratlarla açıklamaya meyilli. Oysa asıl erozyon toplumun her katmanında yaşanıyor: sendikada, partide, üniversitede, yerel medyada. Demokrasi sadece yönetim biçimi değil; bir alışkanlıklar bütünü. Bu alışkanlıklar zayıfladı.

Almanya’nın önündeki mesele artık yalnızca doğru politikaları üretmek değil; bu politikaları taşıyacak toplumsal enerjiyi yeniden kurabilmek. Demokrasi, kurallarla ayakta kalan bir makine değil; katılım, inanç ve ortak gelecek duygusuyla canlı kalan bir ilişki biçimi. Kurumlar güçlü olabilir, bütçeler büyük olabilir; ama yurttaş kendini bu hikâyenin parçası hissetmiyorsa, sistem sadece çalışıyor gibi görünür. 2026’ya girerken Almanya’nın asıl sınavı da tam olarak burada başlıyor.

Aşırı sağ yanlış teşhis koyuyor ama toplumun ağrısını dinliyor. Merkez siyaset ise çoğu zaman doğru cevapları veriyor, fakat yanlış bir dilde konuşuyor. Almanya için eski dünyanın altın çocuğu olmak bir ayrıcalıktı; yeni dünyanın yetişkini olmak ise konfor değil, yön duygusu gerektiriyor. Almanya’nın önündeki mesele artık sadece büyüme oranları ya da savunma bütçeleri değil. Asıl soru, toplumuna hangi geleceğin hâlâ anlamlı olduğunu anlatıp anlatamayacağı.