Avustralya ile yürütülen uzun müzakerelerin ardından COP 31’in Türkiye’de gerçekleşeceği kesinleşti; müzakerelerin başkanlığını ise Avustralya üstlenecek. Türkiye için diplomatik bir zafer olarak karşılanan bu anlaşma, Ankara’nın jeopolitik güç ve küresel prestij arayışını yansıtıyor. İklim hareketi ise farklı motivasyonlarla Türkiye’ye getirilen COP 31’in, daha güçlü iklim hedefleri ve kömürden çıkış taahhüdü gibi uzun süredir beklenen adımların önünü açmasını umuyor. Ankara’nın başarılı bir zirveye ev sahipliği yapma isteği, ülkenin iklim politikalarına ivme kazandırabilir.
Türkiye ve Avustralya arasında 2022’den bu yana süren rekabetin ardından 31. Taraflar Konferansı’nın (COP 31’in) Türkiye’de yapılacağı kesinleşti.
İklim değişikliğiyle mücadelenin en önemli platformu olan COP zirveleri, 1995’te Berlin’de yapılan ilk toplantıdan bu yana her sene düzenleniyor. (Tek istisna, Covid nedeniyle ertelenen 2020 yılıydı.) Bu toplantılar, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) taraf ülkeleri bir araya getirerek ilerleme sağlamayı amaçlıyor; ‘‘Taraflar Konferansı’’ adı da buradan geliyor.
Ancak 30 yıldır yapılan zirvelere rağmen, küresel ısınmayı ‘‘güvenli’’ sayılabilecek seviyede sınırlayacak adımların hâlâ atılamaması, sürece en sık yöneltilen eleştirilerden biri.
Öyle ki en önemli kazanımlardan olan Paris Anlaşması’nda, iklim değişikliğinin temel sebebi olan fosil yakıtların adı dahi geçmiyor. Fosil yakıtlardan ‘‘uzaklaşma’’ ifadesi ise ancak iki yıl önceki COP karar metnine girebildi.
Fakat sürecin tüm yetersizliklerine rağmen şunu da biliyoruz: Bu küresel sorunla uluslararası düzlemde mücadele edebilmek için başka bir seçeneğimiz yok.
Türkiye 2026’da işte bu toplantının otuz birincisine ev sahipliği yapacak. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın açıklamasına göre Liderler Zirvesi İstanbul’da, COP 31 ise Antalya’da gerçekleşecek. Müzakerelerin başkanlığını ise, COP tarihinde eşi görülmemiş bir uzlaşı sonucu Avustralya üstlenecek.
İki ülkenin üzerinde anlaştığı bu orta yol, Türkiye’nin yalnızca ‘‘etkinlik organizatörü’’ olduğuna dair yorumlara sebep oldu; ‘‘davul Türkiye’nin boynunda, tokmak Avustralya’nın elinde’’ eleştirileri yapıldı.
Gerçekten de Ankara, COP 31’i düzenlemenin diplomatik prestijini ve turizm getirisini elde etmiş (tabii bir yandan da maliyetini sırtlanmış), ancak iklim diplomasisi açısından kritik önemde olan müzakerelerin yönetimini Avustralya’ya bırakmış görünüyor.
İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ise her iki ülkenin de istediğini aldığı görüşünde: ‘‘Türkiye ev sahipliğini ve politik liderliği üstlenirken, Avustralya müzakerelerden istediği sonucun çıkmasını sağlayacak yetkiye sahip olacak,’’ diyor.
Şahin’e göre Ankara’nın motivasyonu, jeopolitik liderliğini artırmak ve bölgesel liderlik iddiasını küresel ölçeğe taşımak. ‘‘Liderler zirvesini Türkiye’de düzenleyecek ve yönetecek olması ona bu imkanı ve gücü verecek.’’
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın, ev sahipliği kararının ‘‘Türkiye’nin uluslararası platformlarda yükselen ağırlığını’’ gösterdiğine dair açıklaması ve 2026’da COP 31’in yanı sıra NATO Zirvesi’nin de Türkiye’de gerçekleşeceğini hatırlatması da bu değerlendirmeleri destekliyor.
Oysa yalnızca birkaç hafta öncesine kadar bu sonuç hiç beklenmiyor, Türkiye’nin bir şekilde ‘‘ikna edileceğine’’ ve COP 31’in Güney Avustralya eyaletinin başkenti Adelaide’de gerçekleşeceğine neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu.
Birleşmiş Milletler’in beş bölgesel grubu, COP ev sahipliğini dönüşümlü olarak üstleniyor. Her bölgede hangi ülkenin ev sahipliği yapacağına oybirliğiyle karar veriliyor. Bir ülkenin dahi onay vermemesi durumunda toplantı, Almanya’nın Bonn kentinde düzenleniyor.
Türkiye’nin içinde bulunduğu 28 üyeli ‘‘Batı Avrupa ve Diğerleri’’ grubunun 26 üyesi, COP 31 için Avustralya’yı destekliyordu. Buna rağmen Ankara geri adım atmadı. Ev sahibi olmak istemeyen Almanya’nın da Canberra üzerinde baskı kurmasının, sonuçta belirleyici olduğu söyleniyor.
COP30'a hangi ülke ne kadar delege gönderdi?
COP31’i Avustralya’ya getirmek, İşçi Partisi Lideri Anthony Albanese’nin seçim vaatleri arasındaydı. Zirveyi, yükselen deniz suyu seviyeleri ve iklim afetleri nedeniyle varoluşsal tehlike altındaki Pasifik ülkeleri ile birlikte düzenleyecekleri duyurulmuştu. COP 31’in, dikkatleri Pasifik ada ülkelerinin sıkıntılarına çekmesi hedefleniyordu.
Türkiye ise üç kıta arasındaki stratejik ve kolay erişilebilir konumunu, Antalya’nın on binlerce delegeyi ağırlamaya elverişli turizm altyapısını, bir iklim değişikliği sıcak noktası olan Akdeniz Havzası’nda yer almasını, en önemli avantajları olarak öne sürdü. Ayrıca özgün siyasi ve ekonomik pozisyonu ve diplomatik tecrübeleri nedeniyle gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasında köprü rolü oynayabileceğini söylüyordu.
Ancak Avustralya’nın adaylığının geniş destek görmesi ve Türkiye’nin daha önce Birleşik Krallık ile yarıştığı COP 26 adaylığından çekilmiş olması, Ankara’nın yeniden geri adım atabileceğine yönelik beklentiler yaratıyordu.
Fakat bugün anlaşılıyor ki Ankara, COP 31 ev sahipliğinin diplomatik prestijini önemsiyordu ve ikinci defa geri adım atmaya niyeti yoktu. Türk kaynakları alıntılayan bir analize göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın isteği, ‘‘uluslararası meşruiyet ve küresel liderlik’’ idi.
Ne var ki COP 31’in ev sahipliğini kazanmak, illa ki prestijli bir başkanlık geçirileceği anlamına gelmiyor. Bunu hatırlamak için yalnızca önemli fosil enerji üreticilerinde gerçekleşen iki COP’u anımsamak yeterli:
Bakü’de düzenlenen COP 29’daki açılış konuşmasında Azerbaycan Başkanı İlham Aliyev, petrol ve gazı ‘‘Allah’ın lütfu’’ olarak tanımlayarak şimşekleri üzerine çekmişti. Ayrıca Azerbaycan COP 29 ekibinin başkanı Elnur Soltanov’un, iklim zirvesini fosil yakıt anlaşmaları yapmak için kullandığına dair belgeler ortaya çıkmıştı.
Birleşik Arap Emirlikleri’nde düzenlenen COP 28’e, devlet petrol şirketi ADNOC’un (Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi) de başında bulunan Dr. Sultan Al Jaber başkanlık etti. Al Jaber’in en akılda kalan açıklamalarından biri, iklim değişikliğiyle mücadele için fosil yakıtları bırakmanın gerekli olmadığına dair ifadeleri oldu. Azerbaycan gibi BAE’nin de COP 28’i petrol anlaşmaları yapmak için kullandığı iddia edilmişti. Al Jaber’in COP 28 başkanlığı, ‘‘Kan bankasını Kont Drakula’ya teslim etmeye’’ benzetildi.
Aslında fosil yakıt lobilerinin artan etkinliği, BAE, Azerbaycan veya Mısır gibi fosil yakıt üreticisi ülkelerde düzenlenen COPlarla sınırlı değil. Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, son 10 yılda taraflar konferanslarının, lobilerin çok aktif olduğu ve iklim değişikliği ile ilgisi olmayanların dahi sırf '‘oradaydım’’ diyebilmek için katıldığı ‘‘iklim fuarlarına’’ dönüştüğü tespitinde bulunuyor. Türkeş’e göre bu tehlike, Antalya için de söz konusu.
Fosil yakıt ve diğer kirletici endüstri lobilerinin COP toplantılarına katılımına dikkat çekmeyi ve son vermeyi amaçlayan ‘‘Kick Big Polluters Out’’ oluşumunun her sene yayınladığı veriler de bu görüşü destekliyor: Son beş yılda COPlara katılan fosil yakıt lobicilerinin sayısı yedi bine ulaştı.
Türkiye’nin bu lobilerin önünü açacak özel düzenleme veya toplantılardan mutlaka kaçınması gerektiğini söyleyen Türkeş, ‘‘Aksi halde Türkiye’deki toplantı da, son üç konferansta olduğu gibi, lobilerin at oynattığı iklim fuarlarına dönüşür. Bu da Türkiye’deki COP 31’in iyi anılmasının, yani bütünüyle başarılı ve az eleştirilen bir toplantı olmasının önüne geçebilir,’’ uyarısında bulunuyor.
Peki Türkiye, COP 31’in başarılı bir zirve olarak anılmasını sağlamak için ne yapmalı?
Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu, Türkiye’ye ‘‘bir yandan tarafları bir arada tutan güvenilir bir süreç yöneticisi olmak, bir yandan da kendi emisyon azaltım ve uyum politikalarını güçlendirmek’’ gibi ikili bir görev düştüğünü aktarıyor.
Ev sahipliğinin yalnızca bir organizasyon meselesi olmadığını vurgulayan Ediboğlu, ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin ‘‘kendi iklim politikalarını uluslararası kamuoyu önünde daha tutarlı, şeffaf ve güvenilir bir çerçeveye oturtma zorunluluğu’’ bulunacağını söylüyor.
Türkeş’e göre ise ev sahibi ülkeye yönelik beklenti temelde, ‘‘Türkiye’nin bugüne kadar verdiği sözlerin bir adım ötesine geçen, yeni ve çok daha kuvvetli’’ iklim taahhütleri anlamına geliyor.
Ankara’nın COP 30’a bir gün kala açıkladığı İkinci Ulusal Katkı Beyanı - yani güncellenmiş iklim hedefleri - sera gazı emisyonlarında %41’lik azaltım olarak sunuldu. Oysa uzmanlar, bunun yanıltıcı olduğunu vurguluyor. Nitekim Türkiye’nin taahhüdü aslında emisyonların 2018’e kıyasla %21, 2023’e göre ise %16 artması anlamına gelecek.
Ediboğlu, Ankara’nın bu yaklaşımını, ‘‘60 liralık elbiseye 100 liralık etiket koyup ‘%40 indirim’ duyurusuyla 60 liraya satmaya,’’ benzetiyor. Türkeş de bu taahhütte bir düzenleme yapılabileceği ve Türkiye’nin emisyonlarını 2010 yılındaki emisyon seviyesine yaklaştıracak, daha güçlü bir hedef belirlenebileceğini görüşünde.
Birçok uzmanın ve sivil toplum kuruluşunun üzerinde fikirbirliği ettiği ikinci adım ise Türkiye’nin fosil yakıtlardan çıkış için net bir tarih vermesi ve yol haritası açıklaması gerekliliği.
Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelesini güçlendirmek için çalışan 15 sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Ağı, yeni kömür yatırımlarının sonlandırılması ve adil dönüşüm ilkelerine dayalı kömürden çıkış stratejisi hazırlanması çağrısında bulundu.
2026’da yapılacakların siyasi iradenin samimiyetine dair bir sınav olduğunu aktaran Küresel Denge Derneği Başkanı Dr. Nuran Talu’ya göre ise ‘‘COP 31 ev sahipliğini yalnızca bir etkinlik organizasyonu olarak görmediğimizi göstermenin en iyi yolu, kömürden çıkış hedefini Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından duyurmak olur.’’
Aslında COP 31 ev sahipliğine aday iki ülkenin de fosil yakıtlar konusundaki karnesi zayıftı: Avustralya, Endonezya ve Rusya ile birlikte dünyanın en büyük üç kömür ihracatçısından biri. Türkiye ise önde gelen bir üretici değilse de enerji tüketiminde kömüre bağımlılığı sürüyor. Elektriğinin yaklaşık %35’ini kömürden üreten Türkiye, aynı zamanda kısa süre önce kömüre yeni teşvikler açıkladı. Buna göre önümüzdeki dört yıl boyunca yerli kömüre 8,7 milyar dolarlık alım garantisi sağlanacak.
Üstelik Avustralya’nın aksine Türkiye, COP 30’da fosil yakıtlardan çıkış için yol haritası çağrısında bulunan 80’in üzerinde ülkeye katılmadı. Nihayetinde bu çağrı başarısız oldu, hatta nihai karar belgesinde ‘‘fosil yakıt’’ ifadesi dahi geçmedi. Ancak Ediboğlu’na göre fosil yakıtlardan çıkış mücadelesi devam edecek ve bu mesele, COP 31’de Türkiye’nin en büyük sınavlarından biri olacak.
Emisyon azaltım hedeflerini güçlendirmek, fosil yakıtlardan çıkış taahhüdünde bulunmak gibi adımlar, ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin kendi iklim vizyonunu ortaya koyması açısından önemli görülüyor. Ancak COPların başarısı, ev sahibi ülkenin ses getiren inisiyatifler yaratma becerisiyle de yakından alakalı.
Türkeş’e göre bunun iyi bir yolu, bir iklim sıcak noktası olan Akdeniz Bölgesi’ne odaklanan, Türkiye’nin veya Antalya’nın adını taşıyacak, marka değeri taşıyan inisiyatifler geliştirmek.
Türkiye’nin içinde yer aldığı Akdeniz Havzası’nın, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden, şiddetli hava ve iklim olaylarından en fazla etkilenen bölgelerden olduğuna dikkat çeken Türkeş, ‘‘Buradan yola çıkarak Türkiye, Akdeniz ülkelerini içeren, Akdeniz odaklı, iklim değişikliğine uyumu ve adil geçişi öne çıkaran bir inisiyatif, platform veya çok taraflı bir örgütlenme oluşturabilir,’’ diyor.
COP zirvelerinin dünya örneklerinden ilham almak için önemli bir fırsat olduğunu belirten Talu ise Türkiye’nin kendi ‘‘iyi örnekleri’’ni yaratıp sunabileceği görüşünde. Bir yandan yol açtığı afetler, diğer yandan olumsuz ekonomik etkileri nedeniyle iklim değişikliğinin toplumun tüm kesimlerini etkilediğini vurgulayan Talu’ya göre sosyal konutları iklim dostu inşa etmeye başlamak, önemli bir adım olabilir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kısa süre önce 500 bin sosyal konut inşa edileceğine dair duyurusunu hatırlatan Talu, yerleşim alanlarındaki iklim değişikliği kaynaklı risklerin tespit edilmesi gerektiğini söyledi. Ardından seçilecek bir pilot bölgede güneş enerjili, yağmur hasadı yapılan binalar inşa edilebileceğini ekleyen Talu, ‘‘bu projeler COP 31’de ‘iyi uygulamalarımız’ olarak dünyaya sunulabilir,’’ diyor.
Ne var ki COP 31’in başarılı kabul edilmesi konusunda Ankara’nın karşı karşıya olduğu en önemli risklerden biri, yine kendisi olabilir.
COP toplantıları, aktivistlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve yerli halkların geniş katılım gösterdiği, eylemler ve etkinlikler düzenleyerek taleplerini ifade edebildikleri zirveler. Türkiye’de ise Anayasa’nın 34. Maddesindeki barışçıl gösteri hakkına fiili yasak uygulandığı eleştirileri uzun süredir yapılıyor. Bu yaklaşımın COP 31’de de sürdürülmesi, Türkiye’yi eleştirilerin merkezine oturtabilir.
‘‘Gerçekçi olursak, bu ülkede ekolojik varlıklara ve dolayısıyla vatandaşın sosyal ve ekonomik haklarına verilen zararlara bakıldığında, iktidarın iklim düşmanı olarak tabir ettiğimiz bir dizi yatırımı da ortada,’’ diyen Talu, bu şartlarda Türkiye’deki sivil hareketin COP 31’de etkin olmasını beklediğini söylüyor ve sivil itaatsizlik içeren, şiddete dayanmayan eylemlerin kriminalize edilmemesi çağrısında bulunuyor.
‘‘Taraflar konferansları aynı zamanda binlerce insanın protesto yürüyüşleriyle ve zaman zaman toplantı içi eylemleriyle de anılır ve bunlar demokratik hak olarak kabul edilir. Türkiye de buna hazır olmalı,’’ diyen Türkeş de, Türkiye’de halkın ekoloji mücadelesindeki durumu ortaya koyacak etkinliklere kesinlikle engel olunmaması gerektiği konusunda uyarıyor.
Şahin ise daha önce Azerbaycan’da ve Mısır’da görülen aşırı kısıtlamaların Türkiye’de yaşanmayacağı görüşünde. ‘‘Türkiye’de sivil toplum hem kendi içinde hem de uluslararası ortaklarıyla birlikte alan yaratma, değişen şartlara adapte olma ve alanına sahip çıkma konusunda ciddi bir yetkinliğe sahip,’’ diyen Şahin’e göre COP 31, ‘‘iklim hareketine yeniden ivme kazandırma ve ülke genelinde taban aktivizmini canlandırma’’ potansiyeli taşıyor.
Sivil toplumun karşı karşıya kalabileceği olumsuzlukların yanı sıra hukukun siyasallaştırılmasına dair eleştiriler de bu süreçte daha fazla gündeme gelebilir; nitekim hem Liderler Zirvesi’nin yapılacağı İstanbul’un Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hem de Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in tutuklulukları sürüyor.
CHP’nin Çevre Politikalarından Sorumlu Parti Meclisi Üyesi Dr. Baran Bozoğlu, Muhittin Böcek ve ekibinin COP 31’e ev sahipliği yapma konusunda istekli olduğunu ilk ağızdan bildiğini aktardı. Böcek’in tutukluluğunun kabul edilebilir olmadığını ve serbest kalacağına inandıklarını aktaran Bozoğlu, ‘‘Başkanımız içeride dahi olsa bu etkinliğin Büyükşehir Belediyesi ekiplerince güçlü bir şekilde desteklenmesini sağlayacağından şüphem yok,’’ diye ekledi.
Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Lokman Atasoy ise COP için uygun koşulların yalnızca ulaşım, konaklama ve güvenlik olmadığını, ülkede yaşanan siyasi krizlerin, tutuklamaların ve politik gerilimlerin de sonlandırılmasının ve siyasi iç barışın sağlanmasının önemine dikkat çekti.
Bu konularda süregelen olumsuzluklara rağmen, daha önce G20 Zirvesi’ne ve EXPO 2016’ya ev sahipliği yapmış olan Antalya’nın COP 31’i de sağlıklı bir şekilde organize edebileceğini söyleyen Atasoy’a göre bunun önemli bir şartı, ‘‘bu süreçte merkezi hükümet ile yerel yönetimin birlikte hareket etmesi, ulaşım, altyapı, güvenlik, enformasyon, çevre yönetimi gibi konularda işbirliği ile çalışması.’’
Türkiye’nin önünde bir yıl gibi oldukça kısa bir süre olduğuna dikkat çeken Atasoy’a göre merkezi hükümet koordinasyonunda ve bakanlığın, valiliğin, belediyelerin, akademisyenlerin, STKların ve uzmanların katılımıyla bir organizasyon sekretaryası oluşturulması gerekiyor.
COP 31’in Antalya’da düzenlenecek olması - sayısı yıldan yıla değişse de - 50 binden fazla delegenin katılımı, gerekli donanıma ve teknik altyapıya sahip konferans alanlarının organizasyonu, yeterli konaklama ve erişilebilir ulaşım imkanlarının sunulması, güvenliğin sağlanması gibi önemli sorumlulukları da beraberinde getiriyor. Organizasyonun toplam maliyeti Türkiye’de nadiren tartışıldıysa da, Avustralya’da haberlere çokça konu oldu.
Henüz Ankara’nın açıkladığı bir maliyet tahmini yok. Ancak Avustralya hükümetinin hesaplamaları, Adelaide’da düzenlenecek COP 31’in maliyetinin en az bir milyar dolar olacağına işaret ediyordu.
Tabii ki yüksek maliyetli bu organizasyon, Antalyalıların kaılıcı olarak faydalanabileceği altyapı ve iyileştirme yatırımlarının da önünü açabilir. Atasoy da bu çerçevede, şehrin en önemli sorunlarından olan kent içi ulaşım yatırımlarının hızlandırılması ve raylı sistem hatlarının güçlendirilmesi için belediyeye destek sağlanması gerektiğini vurguluyor.
Konferanstan en gözle görülür faydayı ise turizm sektörü sağlayacak. Yine daha fazla veri sahibi olduğumuz Adelaide örneğinden ilerlersek, COP 31’in bu şehrin turizmine yaklaşık 500 milyon Avustralya doları (yaklaşık 325 milyon dolar) katkı sunacağı hesaplanıyordu. Ayrıca Glasgow’da gerçekleşen COP 26’nın ardından Birleşik Krallık hükümetinin yaptığı bir analiz, ev sahibi olmanın, maliyetinin yaklaşık iki katı kadar getirisi olduğunu ortaya koyuyor.
Bu olası getirilerden bir diğeri, Türkiye’ye yönelik yenilenebilir enerji yatırımlarının artması olabilir. Elektrik üretiminde kömüre bağımlılığına karşın Türkiye’nin 2035 yılına kadar rüzgar ve güneş kurulu güç kapasitesini üç kat artırmak gibi iddialı bir hedefi var. Ancak son yıllardaki artışa rağmen, ülkenin yenilenebilir kaynaklarından henüz yeterince faydalanılmıyor.
İklim ve enerji alanında çalışan düşünce kuruluşu Ember’ın analizine göre, Türkiye ile benzer güneş enerjisi potansiyeline sahip Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde, güneşin elektrik üretimindeki payı %20’nin üzerindeyken Türkiye’de bu oran %7,5. Rüzgardaki büyüme ise 2022’den bu yana yavaşlamış durumda. COP 31 aracılığıyla yurtdışından gelebilecek yatırımlar, ülkenin yenilenebilir potansiyeline ulaşmasının önünü açabilir. Ember Türkiye ve Kafkasya Bölge Lideri Ufuk Alparslan, Ankara’nın kararlılığının ülkeye yatırım akışını hızlandırabileceğini ifade ediyor.
2026 yılının Kasım ayında iki hafta boyunca dünyanın gözü Türkiye’de olacak. COP 31’in başarısı, hem Türkiye’nin ve Avustralya’nın atacağı adımlara hem de benzeri görülmemiş bir uzlaşı sonucunda konferansı beraber yürütecek iki ülkenin birlikte iyi çalışabilmesine bağlı.
COP 31’in başarılı addedilmesi, Ankara’nın ısrarla istediği diplomatik prestiji sağlayacak ve önemli bir küresel aktör olma iddiasını kuvvetlendirecek. Türkiye’nin iklim hareketi ise - iklim değişikliğiyle mücadeleden farklı motivasyonlarla da olsa - Türkiye’ye getirilen COP 31’in, ülkenin iklim politikalarına uzun süredir beklenen can suyunu vermesi umudunu taşıyor. Dr. Ümit Şahin’e göre Ankara’nın siyasi motivasyonu, iklim için aranan fırsatı sunabilir.
‘‘Türkiye hükümetinin COP 31’i küresel bir liderlik başarısı olarak sunma motivasyonu var. Bu durum, zirvenin gidişatını dış dinamiklere ve uluslararası etkileşime özellikle açık hâle getiriyor,’’ diyen Şahin’e göre uluslararası aktörler ile sivil toplumun başarılı bir koordinasyon sağlaması, Ankara’nın beklenenden daha iddialı ve somut taahhütler ortaya koymasını sağlayabilir.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
