0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

'Bizim Çocuklar' Dünya Kupası'nda neyi başaramadı?

Oğuz Erdoğan

Duygular ile hareket etme konusunda bir dünya markası olan Türkiye için 2026 Dünya Kupası serüveni de çok farklı olmadı. Dile kolay yirmi dört yıl aradan sonra tarihinde üçüncü kez Dünya futbolunun en büyük sahnesinde yer alma heyecanı tüm memlekete yayılmıştı. Artık hayatımızda sosyal medyalar, dijital platformlar vardı ve herkes her yerden kırmızı-beyaz için hazırdı. Lakin görmüş olduk ki memleketin bu genel hazırlığı milli takıma pek de sirayet etmemiş. Zira onlar işin daha çok sosyal medya ve reklam tarafında hazırlıklarını sürdürmüşler. Bu turnuvaya 48 tane takım geldi ve ilk iki maç sonucunda şüphesiz en büyük hayal kırıklığını Türkiye yaşadı. Peki ama "Bizim Çocuklar" neyi başaramadı?

Baskı Yönetimi

Dile kolay 24 sene, kadrodaki futbolcuların pek çoğu 2002'yi ya görmedi ya da hatırlamıyor. Onlar için Türkiye'nin Dünya Kupası'nda mücadele etmesi çok büyük bir hayalin gerçeğe dönüşmesi. İlk maç, Avusturalya. Maç önü Avusturalya cephesinden "Türkiye çok iyi bir kadroya sahip, ama burada olmanın ne demek olduğunu bilmiyor. Bizim kadromuzda buraları deneyimlemiş bolca oyuncu var." açıklamaları geldi. Biz lafta geri kalmayı hiç sevmediğimiz için Milli Takım baskısını kulüp baskısı ile karıştırdık. "Biz ne baskılar gördük!" nidalarıyla ilk maça çıktık. İyi top yapıyoruz, oyun kontrolü bizde zannederken çat diye kalemizde golü görünce sağlam bir tokat yedik ama uyanamadık. Avusturalya'nın tam da bahsettiği "buraları bilme" deneyimine yenik düştük, oyunu biz oynuyoruz attık, atacağız, geliyor derken ikinci gol de geldi. Buz gibi bir duş. Sabahın erken saatlerinde Milli Takım için uyanmış milyonlarca insan bakakaldı olanlara. İşte baskı yönetimi ve tecrübesizlik yine devreye girdi. Avusturalya maçından sonra "Oyunu kontrol ettik, topu içeriye sokamadık" sığlığına sığındık. Bu yapılabilecek en büyük hataydı çünkü ne futbolcular ne de teknik ekip suçu üstüne almadı.

6 gün geçti, Paraguay ile ölüm kalım maçına çıkacak hale geldik. 24 yıllık hayal, sadece 6 günde bir doksan dakika içine sıkışır hale geldi. Zaten bu tarz organizasyonların en heyecan verici kısımlarından birisi de her şeyin bir doksan dakikada belli olacak olmasıydı. Geçen maçtan ders aldığını umduğumuz Bizim Çocuklar neler öğrendiklerini göstereceklerdi. Paraguay, Amerika karşısında çok kötü bir sınav vermiş ve biz buradan üç puanı alıp son maç Amerika ile liderlik mücadelesine çıkacaktık. Çünkü kadromuzda Juventus'un yıldızı Kenan, Real Madrid'in yükselen değeri Arda, Inter'in liderlerinden Hakan vardı. Paraguay ise mütevazi bir kadroyla buradaydı. Yenilmeyi bırakın, berabere kalmamız bile kötü sonuçtu. Evdeki hesapların çarşıya uymamak gibi kötü bir huyu olduğunu ise bir türlü öğrenememiştik.

Daha maçın başında anlam veremediğimiz bir şekilde ortada hiçbir şey yokken 1-0 geriye düşünce uyanmamız gerekiyordu. Sonrasında FIFA'nın en taze kurallarından "ağzını kapatarak konuşursan kırmızı kart geliyor!" bizim lehimize devreye girdi. Tüm Paraguay tarihinin en özel futbolcularından Almiron atılmıştı üstelik ve önümüzde atmış dakika vardı. Avusturalya'yı hiç açamamıştık ama 10 kişi Paraguay'ı açmak için koca bir atmış dakika. Hiçbir şey olmasa bile bir gol bile, sadece bir gol bile 1 puan aldıracak, çıkmayı garantilemiş Amerika karşısındaki galibiyet bizi son 32'ye götürecekti. Tabii ki böyle olmadı, kendi takımlarındaki baskıyla başa çıkabilen başta kaptan Hakan olmak üzere nice yıldız tel tel döküldü, sorumluluk alan olmadı. Gole en çok yaklaştığımız isimler Mert Müldür ve Merih Demiral oldu. Baskı yükseldikçe sinmeler çoğaldı. Sanki turnuvadan önce YouTube'da program çekip ahkam kesenler başkalarıydı, sanki turnuvaya sadece saçlarıyla ve tarzlarıyla renk katmaya gelmişti Bizim Çocuklar. İkinci maçın son düdüğü çaldığında Dünya futbol kamuoyu için harika bir mizah malzemesi haline gelmiştik; 63 şut 0 gol.

24 sene bekledik, altı günde her şeyimizi kaybettik. Sadece Türk futbolunun değil genel olarak Türk halkının hayattan bekledikleri ve elde ettiklerini muhteşem özetleyen bir karne vardı elimizde. "Nasipten öte köy yok!" diyen bir İtalyan teknik direktöre sahibiz. Acaba Dünya Kupaları'na gidemeyen İtalyanlar da her turnuvadan sonra yeni köyler mi arıyor, bu yüzden mi futbol tarihinin en başarılı ülkelerinden birisi olmalarına rağmen artık yoklar? Acaba eski köylere yeni adetler mi gelmesi gerekiyor? Bu soruların ardı arkası kesilmez. Lakin günün sonunda altı gün içinde her şeyimizi kaybetmiştik. "Bizi çok eleştiriyorlar" bahaneleri, kısmetsizliğin arkasına sığınmalar ve sorumluluktan kaçmalar. İyi günde herkes liderken kötü günde kimse ortalıklarda gözükmüyordu. Eh, "takımın psikoloğu var mı?" sorusuna "Psikolog, benim" diyen Montella'nın da yüksek lisans tez konusu Baskı Yönetimi olacaktır herhalde.

Prestij

Her şey bittikten sonra, herkes öfkesini kustuktan sonra Bizim Çocuklar epey rahatlamıştır. Hatta bir çoğu yeni sezon öncesi Amerika tatilleri dönüşünde yeni bir tatil planı için aralarında sözleşmiştir bile. Biraz ayak tenisi, biraz kum ve güneş ülke gündeminin transfere dönmesi derken her şeyin unutlacağını onlar da biliyordu. Bu rahatlık hissinin ve Amerika'nın liderliği garantilemesinin ışığında "prestij" için sahaya çıkıp dönüşe başlayacaklardı. Aslında bu maç kimin neyi gerçekten dert ettiğini de görebileceğimiz bir maçtı, tam da öyle oldu. Yine maçın başında kalemize gelen ilk şut gol oldu. Zaten turnuvada 48 takım yer almasına rağmen 50 kaleci performans göstermiş, bu 50 kaleciden en düşük performans verenlerin başında da Uğurcan geliyor. Uğurcan bu sene Şampiyonlar Ligi'nde gösterdiği olağanüstü performans ile hepimizi çok umutlandırmıştı ama belki de turnuvanın en çok değer kaybeden oyuncusu olarak evine dönüyor.

Milli takımın "ağabeyi" Hakan Çalhanoğlu ve ruhani ağabeyi Merih Demiral ilk 11'de yoktu. Onlar için tatil erken başlamıştı. Hiç süre almayan Oğuz Aydın sağ kanatta her şeyini verirken futbolundan çok saçıyla gündemde olan Barış Alper en öndeydi. Amerika büyük bir rotasyona gitmişti aslen sağ bek Weah sol önde maça başlamış erken golü de bulunca tribündeki yıldızlar geçidi maçtan daha çok önem kazanmıştı. İşte burada gerçekten bir prestij mücadelesinde olan belki de şu maçın tek umudu sahne aldı, Arda Güler.

"Sen mi vuracaksın abi?" sorusundan Real Madrid'in en çalkantılı dönemlerinden birinde tüm yaratıcılık rolünü sırtlanan Arda'nın ilk 2 maçta çok en çok eleştiri alan isimlerden birisi olması çok normaldi. İşin güzel kısmı da Arda bunları kabullenmiş ve kendini eleştirmeyi başarmıştı. Amerika maçında Ay-Yıldız'ı ve kendini yeniden ayağa kaldırmak da ona nasip oldu. 2002 Dünya Kupası'nda iki ev sahibiyle de oynamış, önce Japonya'yı turnuva dışına itmiş sonra da Güney Kore'yi üçüncülük maçında devirip Dünya Üçüncüsü olmuştuk. Burada da oynayabildiğimiz tek ev sahibi Amerika'yı yenerek bu güzel istatistiği sürdürmüş olduk. Maçtan sonra en acı verici taraf ise Kaan Ayhan'ın son dakika golünden sonraki manasız sevinci oldu. Ekran başındaki milyonlarca taraftar buruk bir his yaşarken millilerin sanki finale çıkmışcasına sevinci çoğu insanın bir anda suratının büzüşmesine neden oldu. Yine de en azından 3 puan ile buraya veda etmek ve Los Angeles'a güzel bir "Bir zamanlar Hollywood" hikayesi bırakmak keyifli oldu.

Hollywood'a bu hikayeyi bırakırken içeride de çok fazla hikaye baştan yazılmış oldu. Turnuva için devasa reklamlar veren şirketler, özene bözene hazırlanmış içerikler bir anda rafa kalktı. Devasa sponsorluk anlaşmalarıyla Temmuz'u göremeyen yayın programları kara kara düşünmeye başladı. İşin ekonomik tarafında Bizim Çocuklar her şeyi değiştirdi. Şimdi gördüğüm kadarıyla "zaten daha önce de gidemiyorduk, bizsiz nasıl yapıyorsak öyle yaparız" zihniyetiyle genel bir turnuva şeklinde sponsorluklar aranacak. Yayınlara olan ilgiler düşecek ve Türkiye'nin Dünya Kupası atmosferi bir anda başka ülkeleri desteklemeye dönecek. Prestij olarak beni de çok üzen şey bu oldu tüm bu süreçte nihayet kendi ülkesini desteklemek için hayaller kuran milyonlarca çocuk yine başka renklerle sevinecek. Bunun kaybettirdiği prestiji toparlamanın ne kadar güç olduğunu ise 2002-2026 arasındaki dönemde tecrübe etmiştik. Umarım bu sefer sadece 4 sene bekleriz de 2030'da yeniden ve daha iyi bir şekilde ülkenin çocuklarına kendi kırmızı-beyaz için sevinme heyecanını yaşatabiliriz.

Gelecek

2026 Dünya Kupası serüvenimiz total 3 maç sürdü ama iki maçın ardından her şeyi kaybetmiştik. Paraguay maçından sonra gelecek umutlarımız da yitip gidecekti ki Amerika maçı biraz umut verdi. Artık şu net bir şekilde görüldü ki bu takımın 10 numarası da yıldızı da Arda Güler olacaktı. Hakan Çalhanoğlu hem açıklamaları hem de ilk 2 maçtaki kaçak oyunuyla bu rolü henüz gerçekten olmasa da Türk Halkı için çoktan kaybetti. Şimdi tarihimizde ilk kez mücadele edeceğimiz bir Uluslar Ligi A kategorisi ve çok daha önemlisi bir EURO 2028 var. 2 yıl daha da deneyimlenmiş Arda Güler ve Kenan Yıldız çevresinde beklentiler de daha yüksek. Çünkü ne zaman dibi görsek bir şekilde oradan çıkmayı da huy edinmiş bir takımız.

Gelecek için endişelenmeye an itibariyle gerek olduğunu hiç düşünmüyorum. Tarihimizin en büyük fiyaskolarından birisiyle eve döndük ama bizi buradan çıkarabilecek gerçekten çok özel isimlere sahibiz. Bu çocukların çoğu en az 2 Dünya Kupası daha görebilir. Buradan alınabilecek her dersi almamız gerekiyor. Evet, ders alma konusunda dünyanın en kötü ülkelerinden birisiyiz ama hayatta değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Evet çok üzgünüz ama bir adım daha atacak cesaretimiz var. Ülke federasyonu milli takımdan ziyade ligdeki hakemlerin kararlarıyla değiştiği için orayla ilgili bir şeyler söylemek çok zor. İlk derbide bir hakemin yanlış kararıyla başka bir federasyon gelir, Montella gider kadro yapılanması değişir her şeyi baştan konuşuruz.

Şu an son gelen haberler Montella-Hacıosmanoğlu birlikteliğinin devam edeceği yönünde. Zaten üç büyüklerin transfer haberleri de hafif hafif gündeme gelmeye başladı. Birkaç haftaya birisi bir yıldız indirir, Haiti'den sonra Dünya Kupası'na vedan eden 2. takım olmamız hemen unutulur. Bu kısa hafızalılığın bize getirdiği en büyük artı yeniden başlamayı da güzel kullanabiliriz. Gelecek için gerçekten umutlanacak çok fazla şey var elimizde. Pırıl pırıl yıldızlarımız, iyi bir jenerasyonumuz var. Umuyorum ki 2026'da bugün acısını çektiğimiz bu süreç 2-4-6 sene sonra belki de bir final olarak bize dönüş yapar. Bunu düşünmek bugün için biraz erken gözükebilir ama belki de geç bile kaldık. Artık "Bizim Çocuklar" için tatil, kalan çocuklar için ise düşünme zamanı.