0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

Bir Fintech cumhuriyetinin inşası:

BAE yeni finans düzenini nasıl kuruyor?

Ayşegül Şensoy

Birleşik Arap Emirlikleri’nin iki ana finans merkezi olan Dubai ve Abu Dhabi bugün sadece birer şehir değil; dijital varlıklar çağında devletin, sermayenin ve teknolojinin birlikte nasıl yeni bir finans düzeni inşa edebileceğinin canlı laboratuvarları. Abu Dhabi Finance Week (ADFW) bu iddianın vitrinlerinden biri; asıl hikâye ise etkinliklerin ötesinde, uzun vadeli bir ekonomik akılda yatıyor. 

ADFW 2025’in dördüncü edisyonu, “Engineering the Capital Network” temasıyla Abu Dhabi’nin ‘etkinlik düzenleyen’ değil, sermaye ağlarını tasarlayan bir merkez olma iddiasını sahaya indiren somut bir gösterge. 2025 programı 60+ etkinlik, 300+ oturum ve yaklaşık 750 konuşmacı ölçeğinde kurgulanmıştı; organizasyonun hedeflediği kitle, dünya genelinde 62 trilyon ABD dolarını aşan varlık yöneten kurumların liderlerini aynı ağda buluşturmaktı.

Bu nedenle ADFW’yi tek başına bir konferans olarak okumak eksik kalır. Formula 1, küresel kültür ve eğlence etkinlikleri, dünya starlarının konserleri, Web3 ekosisteminin en görünür buluşmalarından bazılarının aynı şehirde, aynı dönemde gerçekleşmesi; bunun rastlantısal bir takvim değil, bilinçli bir ekosistem tasarımı olduğunu gösteriyor. Bugün tanıklık ettiğimiz şey, dikkatle tasarlanmış bir çekim alanı.  Finans, teknoloji, yatırım ve yaşam tarzı; BAE’de birbirini tamamlayan, aynı stratejik çerçevenin parçaları olarak kurgulanıyor. Amaç yalnızca sermayeyi çekmek değil; yeteneği, inovasyonu ve küresel etkiyi kalıcı biçimde bu merkezlerde tutmak. 

Aynı hafta içinde finans gündeminin spor ve kültürle aynı “takvim mimarisine” yerleştirildiğini görünce, bunun bir organizasyon başarısından çok, bilinçli bir konumlandırma stratejisi olduğu daha net anlaşılıyor.

Hikâye nerede başladı? 

BAE, 2 Aralık 1971’de altı emirliğin bir federasyon çatısı altında birleşmesiyle kuruldu; Ras Al Khaimah’ın 1972’de katılımıyla bugünkü yapısına kavuştu. Bu tarih, yalnızca bir siyasi kuruluş anı değil; aynı zamanda uzun vadeli bir ekonomik vizyonun da başlangıcıydı. Petrol gelirleri elbette kritik bir kaldıraçtı; ancak BAE’yi farklı kılan, bu refahı nihai hedef olarak değil, petrol sonrası dönemin finansal altyapısını inşa etmek için kullanılan stratejik bir araç olarak konumlandırması oldu.

Dubai. 1970'ler. CNN International

Bu yaklaşımın arkasında, petrol gelirlerinin sağladığı refahın sınırsız olmadığını erken fark eden bir liderlik anlayışı yatıyor. Başta Şeyh Zayed bin Sultan Al Nahyan olmak üzere, ülkenin vizyoner liderleri BAE’nin kaderini doğal kaynaklara bağımlı bir ekonomik modelden çıkararak; finansal altyapı, küresel sermaye ve kurumsal güven üzerine kurulu bir gelecek tasarlamayı tercih etti. Petrol bir amaç değil; dönüşümü mümkün kılan bir araçtı.

Bu nedenle finans ve fintek, BAE için geçici birer trend değil; küresel piyasalarda derinlik yaratmanın, yatırımcı güvenini kurumsallaştırmanın ve uzun vadeli rekabet gücü sağlamanın temel kolonları haline geldi. Bugün BAE’yi farklı kılan da tam olarak bu: Ekonomik dönüşümünü piyasanın insafına bırakmayan; devlet aklıyla tasarlayan ve özel sektörle birlikte hayata geçiren bir model.

Mohammed bin Zayed Al Nahyan

Hayalden hayata 

BAE’nin bugünkü konumuna gelmesi, doğrusal bir büyüme hikâyesinden çok, bilinçli ve cesur kırılma anlarının sonucu. Bu kırılma noktalarının merkezinde ise piyasanın değil, liderliğin aldığı riskli ama vizyoner kararlar var.

Dubai için bu kırılmalardan belki de en sembolik olanı, Şeyh Mohammed bin Rashid Al Maktoum’un kenti küresel bir turizm ve iş merkezi olarak konumlandırma kararıydı. O dönemde çölün ortasında bir turizm ve finans merkezi inşa etme fikri, uluslararası çevrelerde fazlasıyla iddialı, hatta gerçekçi bulunmayan, bir vizyon olarak görülüyordu. Ancak bugün Dubai; küresel şirketlerin bölgesel merkezlerinin, girişimcilerin, yatırımcıların ve nitelikli insan kaynağının doğal olarak yöneldiği bir merkez haline gelmiş durumda. Bu dönüşüm, turizmi yalnızca bir gelir kalemi olarak değil; küresel yetenek, sermaye ve ticaret çekmenin stratejik bir aracı olarak konumlandıran bir ekonomi aklının ürünü. Dubai’nin turizm hamlesi, talep yaratmaktan çok, küresel ekonomik ağlarda yer kaplama hamlesiydi.

Abu Dhabi cephesinde ise hikâye daha farklı ama aynı ölçüde stratejik bir eksende şekillendi. Şeyh Khalifa bin Zayed Al Nahyan ve Veliaht Prens Mohammed bin Zayed Al Nahyan döneminde Abu Dhabi, petrol gelirlerinin yönünü kısa vadeli büyümeden ziyade kurumsal kapasite, finansal derinlik ve uzun vadeli yatırım altyapısına çevirdi. Egemen varlık fonları, küresel yatırım stratejileri ve finansal regülasyon mimarisi; Abu Dhabi’nin ekonomik kimliğinin temel taşları haline geldi. Burada amaç, hızlı büyüyen bir ticaret merkezi olmaktan çok, istikrar, güven ve ölçek üretebilen bir finans üssü inşa etmekti. Abu Dhabi, büyümeyi hızla değil; kontrolle, kurumsallıkla ve ölçekle tanımlamayı seçti.

Bu iki farklı ama tamamlayıcı yaklaşım, Dubai’nin hız, açıklık ve küresel cazibe üzerine kurulu modeli ile Abu Dhabi’nin kurumsallık, sermaye gücü ve regülasyon odaklı yapısı, BAE’nin ekonomik mimarisini benzersiz kıldı. Ülke, tek bir şehir üzerinden değil; birbirini dengeleyen iki merkez üzerinden büyüyen bir finans ve fintek ekosistemi tasarladı. Bu ayrım tesadüf değil; bilinçli bir rol paylaşımıydı.

 Bugün BAE’nin dijital varlıklar ve fintek alanında öne çıkmasının arkasında yatan temel neden de bu: Ekonomik dönüşümün tesadüflere bırakılmadığı, liderlik vizyonuyla yönlendirilen ve zaman içinde kurumsallaştırılan bir yapı.

Abu Dhabi Global Market

​​Kurgu hayata nasıl geçti? Regülasyon, kurumlar ve güven mimarisi

Vizyonu belirlemenin yanında BAE’nin asıl fark yarattığı nokta, bu vizyonu kurumsal yapılar, net regülasyon çerçeveleri ve yatırımcı güveni üzerinden hayata geçirebilmesiydi. Finans ve fintek alanında kalıcı bir merkez olmanın ön koşulu; hız kadar, öngörülebilirlik ve güvenin kurumsallaşması.

Bu noktada Abu Dhabi ve Dubai yine farklı ama tamamlayıcı roller üstlendi. Abu Dhabi, ADGM (Abu Dhabi Global Market) üzerinden İngiliz ortak hukuk sistemine dayalı, uluslararası yatırımcıların aşina olduğu bir finansal altyapı kurdu. Amaç; küresel sermaye için tanıdık, güven veren ve uzun vadeli yatırım kararlarını destekleyen bir çerçeve oluşturmaktı. ADGM, fintek’ten varlık yönetimine, dijital varlıklardan regülasyon teknolojilerine kadar geniş bir alanda “denenebilir ama kontrol edilebilir” bir yapı sundu.

Dubai cephesinde ise daha dinamik, piyasa odaklı ve hız öncelikli bir yaklaşım benimsendi. VARA (Virtual Assets Regulatory Authority)’nin kurulması, dijital varlıkların ne yasaklandığı ne de başıboş bırakıldığı; aksine tanımlandığı, sınıflandırıldığı ve regüle edildiği bir dönüm noktası oldu. Dubai, dijital varlıkları gri alanda tutmak yerine, oyunun kurallarını yazarak bu alanı resmî finans sisteminin bir parçası hâline getirmeyi tercih etti.

Bu yaklaşımın en kritik sonucu, belirsizliği azaltması oldu. Girişimciler, finansal kuruluşlar ve küresel oyuncular için mesele “burada regülasyon var mı?” sorusu değil; regülasyonun sınırları ne kadar net?” sorusu hâline geldi. BAE, bu soruya erken ve açık cevap verebilen ve bugün karşılığını fazlasıyla alabilen nadir ülkelerden biri oldu.

Sonuç olarak finans, fintek ve dijital varlıklar; BAE’de yalnızca inovasyon alanları değil, kurumsal güven mimarisinin birer parçası olarak konumlandı. Bu da ülkeyi, bugün milyar dolarlık dijital varlık ve fintek endüstrisini kendisine çeken küresel ölçekte sermaye ve yetenek için cazip kılan temel unsurlardan biri hâline getirdi.

Neden dijital varlıklar merkezde?

BAE’nin finans ve fintek stratejisinde dijital varlıkların bu kadar merkezi bir konumda yer alması tesadüf değil. Dijital varlıklar, ülke için yalnızca yeni bir teknoloji alanı değil; finansal altyapıyı derinleştiren, sermaye akışlarını hızlandıran ve küresel rekabet gücünü artıran stratejik bir kaldıraç olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, kripto varlıkları spekülatif bir alan olarak gören ülkelerden BAE’yi net biçimde ayrıştırıyor.

Özellikle stablecoinler, tokenizasyon ve dijital varlık saklama altyapıları; geleneksel finans ile yeni finansal araçlar arasında bir köprü işlevi görüyor. BAE, dijital varlıkları mevcut finans sisteminin alternatifi olarak değil; onun doğal bir uzantısı olarak konumlandırmayı tercih etti. Bu sayede bankalar, varlık yöneticileri, ödeme kuruluşları ve fintek’ler aynı çerçeve içinde faaliyet gösterebilir hâle geldi.

Bu yaklaşımın ekonomik karşılığı ise oldukça somut. Dijital varlıklar sayesinde sınır ötesi işlemler daha hızlı, maliyetler daha öngörülebilir ve likidite daha erişilebilir hâle geliyor. BAE gibi küresel ticaretin ve sermaye akışlarının merkezinde yer almayı hedefleyen bir ülke için bu, yalnızca teknolojik bir kazanım değil; makroekonomik bir avantaj anlamına geliyor.

Daha da önemlisi, dijital varlıkların regüle edilmiş bir çerçevede ele alınması, kurumsal yatırımcılar için gerekli olan güven ortamını yaratıyor. Bugün BAE’de dijital varlık ekosisteminin büyümesi; bireysel yatırımcı ilgisinden çok, kurumsal aktörlerin, finansal kuruluşların ve global oyuncuların bu alana kontrollü biçimde dahil olabilmesiyle mümkün oldu. Bu da BAE’nin dijital varlık stratejisinin kısa vadeli piyasa hareketlerinden ziyade, uzun vadeli finansal mimariye odaklandığını gösteriyor.

Başarının arka planı: Doğru zaman, doğru yer, doğru jeopolitik okuma

BAE’nin finans ve fintek alanında elde ettiği ivmeyi açıklarken tek bir faktöre işaret etmek yetersiz kalıyor. Bu başarı; liderlik, vizyon, regülasyon ve piyasa dinamiklerinin aynı yönde ve aynı hızda ilerleyebilmesi ile oldu. En kritik fark ise, kamu ve özel sektör arasında gerçek, işleyen ve sürekliliği olan bir ilişki kurulabilmiş olması.

BAE’de devlet, piyasayı baskılayan bir aktör değil; çerçeve çizen, yön gösteren ve ölçeklenebilir alanlar açan bir katalizör olarak konumlandı. Regülasyonlar taviz verilmeden uygulanırken, piyasa gerçeklerine aykırı şekilde tasarlanmadı; aksine sektörün nasıl çalıştığı gözetilerek kurgulandı. Bu yaklaşım, inovasyonu sınırlamak yerine yönlendiren bir etki yarattı ve özel sektörün uzun vadeli yatırım yapabilmesini mümkün kıldı.

Zamanlama bu modelin çalışmasında belirleyiciydi. Küresel ölçekte dijital varlıklar ve fintek alanı hâlâ birçok ülkede belirsizliklerle çevriliyken, BAE bekle-gör yaklaşımını benimsemek yerine erken çerçeve çizen ülkelerden biri oldu. Piyasa henüz yön ararken, regülasyonun sınırları çizilmişti. Bu da BAE’yi, belirsizlikten kaçınan sermaye için doğal bir çekim noktası hâline getirdi.

Bu noktada küresel jeopolitik gelişmeler de tabloyu hızlandırdı. Rusya–Ukrayna savaşıyla derinleşen küresel ayrışma ve Filistin’de yaşanan çatışmaların bölgede yarattığı baskı, sermaye için “güvenli alan” ihtiyacını daha görünür kıldı. BAE, bu dönemde ne keskin bir politik cepheye savruldu ne de belirsizliğe teslim oldu; istikrarını koruyan, öngörülebilir ve iş yapmaya açık bir merkez olarak konumlandı. Bu duruş, finansal sermaye kadar kurumsal aktörler ve yetenek için de belirleyici oldu.

Bu süreçte dijital varlıklar ve yeni nesil finansal altyapılar, adeta ekonominin “sihirli değneği” gibi, BAE’nin elindeki önemli araçlardan biri hâline geldi. Küresel finansal kanalların yavaşladığı, bazı geleneksel mekanizmaların politik riskler nedeniyle zorlaştığı bir ortamda; dijital varlıklar çeviklik ve hız sağladı. Ancak kritik nokta şuydu: BAE bu araçları gri alanlarda değil, tanımlanmış ve regüle edilmiş bir çerçeve içinde sundu. Böylece sermaye için yalnızca hareket alanı değil, aynı zamanda hukuki ve operasyonel güven de üretildi.

Binance, OKX gibi küresel oyuncular ekosisteme dahil olurken, yerel finteklerin ve bölgesel finansal kurumların eş zamanlı olarak desteklenmesi, bu yaklaşımın bir diğer önemli sonucuydu. Küresel ölçek ile yerel kapasite arasındaki denge korunabildi; biri diğerini ezmeden büyüdü. Ortaya çıkan yapı, kısa vadeli fırsatçılıktan ziyade uzun vadeli yerleşimi teşvik eden bir ekosistem oldu.

Sonuçta BAE’nin başardığı şey, jeopolitik belirsizliklerden kaçan sermayeye geçici bir sığınak sunmak değil; yerleşebileceği, çalışabileceği ve büyüyebileceği bir zemin inşa etmekti. Bu da finans, fintek ve dijital varlıkları yalnızca inovasyon alanları değil, kriz dönemlerinde dahi işleyebilen bir güven mimarisinin parçaları hâline getirdi.

Türkiye için alınacak dersler: BAE nasıl bir finans zemini kurdu?

Türkiye, fintek ve finansal altyapı açısından sanıldığından çok daha güçlü bir başlangıç noktasına sahip. Gelişmiş bankacılık sistemi, yüksek dijitalleşme oranı, genç ve teknolojiye hızlı adapte olan nüfusu ile Türkiye, bölgesel ölçekte ciddi bir potansiyel barındırıyor. Jeopolitik konumu ise onu yalnızca büyük bir iç pazar değil; Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya arasında doğal bir finans ve teknoloji köprüsü hâline getiriyor.

Elbette Türkiye, ana akım küresel sermayeden tamamen bağımsız hareket edebilecek bir pozisyonda değil. Ancak BAE örneğinin de gösterdiği gibi mesele mutlak bağımsızlık değil; akıllı hamlelerle alan açabilmek. Doğru zamanlama, net regülasyon çerçeveleri ve kamu–özel sektör arasında kurulan sağlıklı bir ilişkiyle, mevcut kapasitenin stratejik bir avantaja dönüştürülmesi mümkün. Bu noktada BAE deneyimi, birebir kopyalanacak bir modelden çok, yaklaşım farklarını anlamak açısından değerli.

BAE’nin inşa ettiği finans ve fintek ekosistemi, teknoloji merkezli bir başarı hikâyesinden ziyade; zamanlama, kurumsal tasarım ve güven üretme kapasitesi üzerine kurulu bir stratejinin sonucu. Regülasyon, piyasanın gerisinden gelen bir kontrol mekanizması olarak değil; piyasa oluşurken çerçeve çizen bir araç olarak konumlandırıldı. Bu yaklaşımın başarısında devletin rolü kritik oldu: Piyasanın yerine geçen bir aktör değil, oyunun kurallarını netleştiren ve alan açan bir mimar olarak konumlandı. Regülasyonların sektörle diyalog içinde şekillenmesi, finansal aktörlerin kısa vadeli manevralar yerine uzun vadeli pozisyonlar alabilmesini mümkün kıldı.

Üçüncü ve belki de en kritik ders ise zamanlama ve jeopolitik okuma ile ilgili. Çünkü finansal ekosistemler yalnızca doğru tasarımla değil, doğru anda alınan kararlarla kalıcı hâle geliyor. Küresel belirsizliklerin arttığı, sermayenin yön aradığı bir dönemde BAE; beklemeyi değil, pozisyon almayı tercih etti. Dijital varlıkları ve yeni finansal altyapıları ideolojik tartışmaların ötesinde, ekonomik çeviklik sağlayan araçlar olarak ele aldı. Bu sayede sermaye için geçici bir kaçış noktası değil; yerleşilebilecek bir zemin sunabilen nadir merkezlerden biri hâline geldi.

Türkiye açısından asıl soru ‘BAE modeli uygulanabilir mi?’ değil; regülasyonu belirsizliği azaltan bir çerçeveye dönüştürüp dönüştüremeyeceğimiz. Türkiye, güçlü bankacılık altyapısı ve geniş fintek tabanıyla bu potansiyele sahip; mesele bu potansiyeli gecikmeden ölçeklenebilir bir güven mimarisine çevirebilmek. 

BAE’nin deneyimi, Türkiye için kopyalanacak bir model değil; kendi özgün dinamikleriyle harmanlandığında anlam kazanacak, doğru zeminin nasıl kurulabileceğine dair güçlü dersler barındırıyor. Finans ekosistemleri ise en çok, doğru hamlelerin gecikmediği ülkelerde derinleşip kalıcı hâle geliyor.