“Mutlak Butlan” kararıyla, partinin yedinci genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, kendinden sonraki 3 yıl hiç yaşanmamış gibi göreve devam etmesinin sağlanması CHP’de genel başkanlar olgusunun tartışılmasını zorunlu kılıyor. Kılıçdaroğlu, CHP’nin 102 yıllık tarihinde bir istisna mı yoksa parti genetiğinin ürettiği bir sonuç mu? CHP bir lider partisi mi, yoksa bir örgüt partisi mi? Bu soruların yanıtı, CHP’nin kimsenin okumak istemediği tarihinde gizli.
“Butlan” kararının çıkmasının ardından partinin yargı kararıyla “devrik lideri” haline gelen Özel, genel merkez önündeki otobüsten konuştuğu sırada, meydandaki CHP’lilerden “Hain Kemal” sloganı yükseliyor, partililerin, CHP binalarındaki genel başkanlar albümünden indirdikleri Kılıçdaroğlu’nun portlerini parçaladıkları görüntüler sosyal medyaya düşüyordu.
Peki nasıl oluyor da son seçimde partinin Cumhurbaşkanı adayı olmuş, 13 yıl boyunca ‘Atatürk’ün koltuğu’nda CHP Genel Başkanı olarak oturmuş, kimilerine göre ‘Gandhi Kemal’ kimilerine göre ‘İkinci Kemal’ olmuş, Kılıçdaroğlu nasıl oluyor da ‘Hain Kemal’e dönüşebiliyordu?
Kılıçdaroğlu’nun en berbat finali yapmış, milyonlarca insanı suistimal etmiş biri olarak tarihe geçtiği kesin. Kendisine yönelik genel olarak toplumda özel olarak ise CHP’lilerdeki hayal kırıklığını anlamak mümkün. Ancak bu keskin dönüşümü anlamak için, Kılıçdaroğlu’nun tercihlerinden, Türkiye’nin genel gündeminden ve politik ortamından biraz geriye çekilerek, CHP tarihine bakmamız gerekiyor.
Çünkü tarihe bakıldığında çok açık görüleceği gibi; kendisi kadar berbat final yapmamış olsalar da, bugüne kadar CHP Genel Başkanlığı yapmış tüm isimlerde bir ‘sorun’ var.
Tabi ki, bu yazı CHP tarihinin kapsamlı bir değerlendirmesini içermeyecek. Sadece Genel Başkanlar üzerinden, Kılıçdaroğlu’nun ifradına ve bugün yaşananların aslında neden kaynaklandığına bazı yanıtlar aramaya çalışacak.
Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, CHP için “iki büyük eserinden biri” der.
Bugün yaygın kabul CHP’nin, Atatürk’ün partisi olduğu yönündedir. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bile, CHP’yle ilgili pek çok konuyu tartışmaya açsa da CHP’nin Atatürk’ün partisi olduğu iddiasını sorgulamaz, hatta sık sık “Atatürk’ün bile kemiklerini sızlattılar” diye serzenişte bulunur.
Bu CHP’nin tarihi içinde, tartışmalı bir konu olsa da pek çok açıdan doğrudur. Zorunlu kesintiler olsa da CHP’de tarihsel devamlılığa işaret eden pek çok emare ve kanıt vardır.
Ancak şu da doğrudur; Atatürk’ten sonra CHP’nin genel başkanları olmuştur; Atatürk’ten sonra aslında bir CHP lideri olmamıştır. CHP’nin tek lideri Atatürk’tür.
Çünkü CHP, bir lider partisi değil bir örgüt partisidir. CHP, tek ve ebedi liderinin kaybından sonra örgüt partisi olmaya yazgılıdır.
Çünkü bir lidere sahip olmak, CHP’nin asla tatmin edilememiş arzusudur. CHP, bir açıdan tarih tarafından sakatlanmış, eksik kalmıştır.
CHP’nin tarih sahnesinde olmadığı 12 yıllık süreci sona erdiren, partiyi yoktan var eden Deniz Baykal dahi, CHP’nin lider arzusunu tatmin edememiştir.
Tarih boyunca, CHP tek lideri olan Atatürk dışında, tüm genel başkanlarıyla bir şekilde hesaplaşmış, istisnasız tüm genel başkanları ya CHP’ye küsmüş ya da bizzat CHP örgütünce, “ocak dışı” ilan edilmiştir. Yani Kılıçdaroğlu aslında bir istisna değildir.
Boynunda idam fermanıyla, Anadolu’da kurtuluş ateşini yakan, ‘Gazi’nin partisi, üyeleri için “baba ocağı”dır. Atatürk ‘kurucu babadır’.
Ancak babanın yerine geçebilmek, onun iktidarına bayrak açmayı, Freudyen açıdan babayı öldürmeyi gerektirir. Babayı öldürmeyen, kendi simgesel düzenini, yani iktidarını kuramaz.
CHP’nin Atatürk’ten sonraki başkanları ise ya ‘baba’yla hesaplaşacak imkan bulamayan ya da buna asla yanaşamayan evlatların partisi olmuştur hep.
Tarihi akış içinde seyredelim; Kurtuluş Savaşı kahramanı, “Başvekil”, daha sonra Milli Şef olacak, İsmet İnönü, 1937’de Atatürk’ün azliyle, 14 yıllık başbakanlık görevinin yanı sıra, Genel Başkan Vekilliği görevinden de ayrılmış ‘CHP Malatya Milletvekili’ olmuştu. (Tıpkı Özgür Özel’in KJ’lerde birdenbire “CHP Manisa Milletvekili olması gibi) Yerine yine Atatürk’ün isteğiyle, komitacı Celal Bayar gelmişti.
Sadece bir yıl sonra ‘kurucu baba’nın ebediyete irtihaliyle, İnönü için tam 33 yıl 5 ay sürecek CHP Genel Başkanlığı dönemi başlayacaktı. Çok partili döneme geçene kadar İnönü ayrıca 11,5 yıl boyunca, Cumhurbaşkanı, yani Milli Şef olarak ülkeyi yönetecekti.
İnönü’nün, dişli parti içi muhalefete rağmen en güçlü CHP genel başkanı olması, belki de ortada öldürülmesi gereken bir babanın kalmamasından geliyordu. İnönü, Atatürk’ü azizleştirerek, onun - en azından partideki- izlerinden kurtulmayı başardı.
Cumhuriyetin “İkinci Adamı” İnönü, 1950’de çok partili hayata geçilmesinden 20 yıl sonra, kendi genel sekreteri, Bülent Ecevit’i rakibi olarak buldu.
İlk başta, İnönü ve Ecevit arasında bir anlaşmazlık yoktu. Ancak 1971 Muhtırası’na karşı, İnönü’nün muhtıradan yana tavır almasıyla Ecevit istifa ederek, Anadolu gezisine başladı ve CHP teşkilatlarını yanına çekti. Ankara’da Deniz Gezmiş’lerin idam edildiği gün toplanan 5. Olağanüstü Kurultay kader anıydı. İnönü, kürsüye çıkarak meşhur "Ya ben, ya o!" restini çekti. Yapılan güven oylamasında Ecevit’in desteklediği Parti Meclisi listesi kazandı. İnönü, delegelerin kendisini değil Ecevit’in kadrosunu seçmesi üzerine, 33 yıllık genel başkanlıktan istifa etti.
8 Mayıs 1972’de, Ecevit genel başkan seçildi ve “Karaoğlan” efsanesi başladı. Ecevit, Atatürk’ten sonraki en güçlü babadan kurtulmuştu.
Bugün, Türkiye’yi çok partili hayata geçirdiği için demokratik olgunluğu için çok övülen İnönü, sanılanın aksine CHP’deki yenilgiyi asla içine sindiremedi. Partiye küstü, hem milletvekilliğinden hem de CHP üyeliğinden istifa etti, köşesine çekildi.
1973’te yapılan seçimlerde Ecevit CHP’si birinci parti oldu. İnönü, CHP’nin tarihi seçim zaferinden bir 2 ay sonra hayatını kaybetti. Bilindiği kadarıyla, İnönü vefatından önce, Ecevit’i seçim başarısı için tebrik etmemişti. İnönü’nün ömrü el verseydi, bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptıklarını yapmaya yeltenir miydi bilinmez, ancak İnönü de Ecevit’i “partiyi yanlış istikamete sokmakla” eleştiriyordu, tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “arınma” ve “normalleşme” eleştirilerinde Özgür Özel’e yaptığı gibi.
1980’e gelindiğinde, pek çok siyasi partiyle birlikte CHP’de kapatıldı, Genel Başkan Ecevit’e siyasi yasak getirildi. Darbeciler kurucu baba Atatürk’ü, ‘baştacı’ ederken, ocağını söndürdüler. 1983’ten itibaren kademeli olarak ‘demokrasiye geçiş’ sürecinin ardından, bir siyasi tandem olarak karı - koca Ecevitlerin de siyasi parti kurma çalışmaları başladı. “Bülent” siyasi yasaklı olduğundan, Rahşan Ecevit, 1985’te kurulan DSP’nin genel başkanı oldu.
CHP’nin efsane başkanı Ecevit, 1987’de siyasi yasakların kalkmasıyla, DSP’nin başına geçti. Karaoğlan, darbe sonrası Karaoğlanlığını kazandığı baba ocağı CHP’yle yollarını tamamen ayırmıştı. Tıpkı o da İnönü gibi, CHP’ye ve CHP’lilere küsmüştü. CHP kadrolarının darbeye yeterince direnmediğini, kendisini yalnız bıraktığını, hantal ve jakoben bir yapı olduğunu iddia ederek, “yerli” olarak tanımladığı Demokratik Sol kavramını ve partisini “icat etti.”
İşte 90’ların sonuna kadar Türkiye’de parlamenter demokratik hayata damga vuran ‘Aslan sosyal demokratların’ müzmin ayrılığı böyle başladı. 1992’de, eski siyasi partilerin açılmasına izin verildiğinde Ecevit “CHP artık tarihe mal olmuştur” diyerek, sosyal demokratların birleşmesine ilk karşı çıkanlardan oldu.
1970’lerde ‘Ecevit’in Prensi’ olarak bilinen Deniz Baykal 1992’de CHP’yi kurdu, 1995’te ise “Solda Bütünleşme” sloganı adı altında, SHP - CHP birlik kurultayı gerçekleşti, SHP kendisini feshederek CHP’ye katıldı. Ecevit, “CHP’nin bir devlet partisine dönüştüğü” savıyla, DSP’yi bu birleşmeye dahil etmedi.
CHP ve SHP’nin birleşmesi de sancılı oldu. CHP lideri Deniz Baykal ve SHP lideri Murat Karayalçın, birleşmeden sonra genel başkanın kim olacağı konusunda anlaşmaya varamadığı için, ‘Hikmet Abi Formülü’ olarak bilinen iki tarafta da saygı gören Hikmet Çetin’in genel başkanlığında uzlaştılar. Hikmet Çetin, 205 gün genel başkanlık görevinde bulundu,
Çetin, 9 Eylül 1995’te yapılan 27. Olağan Kurultay’da aday olmadı, bu kurultayı, Karayalçın’a karşı Baykal, ciddi bir üstünlük kurarak kazandı. Baykal’ın 3 yıl 223 gün sürecek CHP genel başkanlığı böylece başlamış oldu.
Ancak birleşme sosyal demokratlara yaramamıştı. 1991’de, SHP’nin oyu yüzde 20’yken, 1995 Genel Seçimlerinde, SHP’nin yerine geçen CHP yüzde 10,71 oyla, barajı kıl payı geçerek 49 milletvekili çıkarabilmişti.
1999 ise, Baykal CHP’si için felaketti; CHP, yüzde 8,7’yle baraj altında kaldı. Baykal, bu hezimetten 4 gün sonra istifa ederek, bir seçim yenilgisi sonrası istifa eden ilk lider oldu.
CHP bir kez daha kurultaya gitti; parti tarihinin en çok adaylı yarışının yapıldığı 9. Olağanüstü Kurultay’da, yapılan üçüncü tur seçimlerin sonunda Murat Karayalçın ve
Hasan Fehmi Güneş gibi ağır topların karşısında 1950 yılından beri parti üyesi olan, eski bakanlık ve grup başkan vekilliği yapmış, tabanın yakından tanıdığı kıdemli bir siyasetçi ve gazeteci olan Altan Öymen, genel başkan seçildi.
9. Olağanüstü Kurultay’da adaylık yarışı o kadar çetindi ki, yönetim kademelerinin belirlenmesi ve tüzük değişikliği için, 1 ay sonra, bir olağanüstü kurultay daha yapılması gerekecekti.
(CHP’ye boş yere “kongreler ve kurultaylar partisi” denmiyor. İlk Kurultayını, Kurtuluş Savaşı koşullarında, Sivas Kongresi’yle yapan CHP, 102 yıllık tarihinde 39 olağan, 22 olağanüstü kurultay yaptı.)
Peki, Altan Öymen ne kadar görevde kaldı derseniz: 1 yıl 130 gün. Öymen bekleneni veremeyince, 11. Olağanüstü Kurultay’la, CHP’nin başına bir kez daha Deniz Baykal geçti, böylece 9 yıl 222 gün sürecek üçüncü Baykal devri başlamış oldu.
Baykal devri ise, ‘kaset kumpası’ ile kapandı. Baykal’la ilgili müstehcen görüntülerin internette yayınlanmasının üzerinden bir kaç gün geçtikten sonra, Baykal istifa ettiğini açıkladı. CHP’nin ‘efsanevi’ Genel Sekreteri Önder Sav, Baykal’ın arkasında duruyor, partililer ise Baykal’ın evinin önünde “geri dön” çağrıları yapıyordu.
Bu dönemde, CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ise AK Partili figürlere ilişkin açıkladığı dosyalarla, Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek gibi AK Partili’lerle girdiği düellolarla epey ünlenmişti. Her ne kadar Kılıçdaroğlu 2009’da, Kadir Topbaş’ın karşısına CHP’nin İBB adayı olup kaybettiyse de, partide ve toplumda ‘Gandhi Kemal’ benzetmesinde cisimleşen bir Kılıçdaroğlu sempatisi oluşmuştu. Kılıçdaroğlu, Baykal’ın istifasıyla oluşan boşlukta doğal bir genel başkan adayı haline gelmişti ancak ısrarla partinin genel başkanının Baykal olduğunu söylüyor, adaylık iddiasının bulunmadığını belirtiyordu.
Her ne olduysa, Önder Sav, Baykal’a olan desteğini geri çekti. Sav’ın ikna ettiği Kılıçdaroğlu adaylığını açıkladı. Baykal’a “geri dön” çağrısı yapan il ve ilçe örgütlerinin, partilililerin yoğun desteği Kılıçdaroğlu’na döndü. 2010 yılında, Kılıçdaroğlu tek aday olarak girdiği 33.Olağan Kurultay’da 1197 oyun geçerli olan 1189'unu alarak CHP'nin 7. genel başkanı oldu. Böylelikle CHP’de 13 yıl 170 gün sürecek Kılıçdaroğlu dönemi açıldı.
Baykal, kendisinin tanımıyla ‘Okyanus ötesi operasyonuyla’ istifa etmek zorunda kalsa da CHP’ye küsmeyen, genel başkanlığı bırakmasının ardından, hayatını kaybettiği 84 yaşına kadar CHP’den 4 kez daha milletvekili olarak seçilen ilk genel başkan oldu. Hatta bununla da kalmadı, Baykal, 7 Haziran 2015 seçimlerinin hemen ardından, CHP’nin meclis başkanı adayı olarak gösterildi.
Kamuoyunu asıl sarsan olay ise, Baykal’ın AK Parti’nin meclis çoğunluğunu kaybettiği 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki o fırtınalı dönemde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la başbaşa gerçekleştirdiği 2 saatlik görüşmeydi. Görüşmeye dair çok sayıda spekülasyon üretilse de esas içeriği asla bilinemedi. Muhalefet tabanı ise Baykal’ın, Erdoğan’ın ilk kez iktidarı kaybettiği bu dönemde, tıpkı 2002’de Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldıran hamlesinde olduğu gibi, bu görüşmenin de AK Parti’yi düştüğü zor durumdan kurtaracak yeni bir 'arka kapı diplomasisi' olduğuna inandı. Yani belki Baykal CHP’ye küsmedi ama CHP’liler Baykal’a küsmüş ve hatta onun bir ‘hain’ olduğuna kani olmuştu.
Kemal Kılıçdaroğlu ise, bu dönemde CHP genel başkanlığındaki 5’nci yılındaydı ve henüz 3 genel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi ve 1 referandum olmak üzere toplamda 5 seçim hezimeti yaşamıştı. İlerleyen yıllarda Kılıçdaroğlu, kaybetmeye devam etti. Kılıçdaroğlu, en sonuncusu kendi Cumhurbaşkanlığı adaylığını da kapsayan 12 seçimden 11’ini kaybetti. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık dönemindeki tek zaferi, 2019’daki yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere bazı büyükşehirlerin CHP tarafından kazanılması oldu.
Kılıçdaroğlu dönemi, bu yazının muhataplarının kahir ekseriyatı tarafından bizzat yaşandı. Bu sebeple, bu dönemi, muhalif kitleler üzerinde travmatik etkilerini de hesaba katarak uzunca anlatmaya gerek yok.
Bu dönemi sadece Kılıçdaroğlu’nun yapılan 3 Cumhurbaşkanlığı seçimindeki tercih ve politikaları üzerinden değerlendirmek yeterli olacaktır.
Travmalardan ilki, 2014’de Ekmeleddin İhsanoğlu’nun MHP’yle ortak aday olarak gösterilmesidir. Muhalif kitlelerde bugün bile hatırlaması utanç verici olan “Ekmek İçin Ekmelleddin” kampanyası sonucu İhsanoğlu yüzde 38 oy aldı ve 3 adayla girilen seçimi kaybetti. Seçimi kaybetmesinden daha acı olanı, İhsanoğlu’nun ileride Cumhur İttifakı’nın ortağı olacak olan MHP’den milletvekili seçilmesi oldu. ‘Muhalifler’ ilk büyük hayal kırıklığını burada yaşadı.
İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun partideki en büyük rakibi olan Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanı adayı gösterildiği 2018 seçimleriydi. Bu kez İnce, en azından CHP tabanının gönlündeki aday gibi görünüyordu. Ancak İnce’nin seçimde bekleneni veremedi, 6 adayla girilen yarıştan, İhsanoğlu’nun bile gerisinde bir oy oranı olan yüzde 30’la çıktı. Muhalefet tabanını yıkan, seçim gecesi İnce’nin ortada görünmemesi ve gazeteci İsmail Küçükkaya’ya gönderdiği mesajdaki “Adam kazandı” sözleriydi.
Üçüncüsü ve en ağırı ise 2023 yılında ‘kazanacak aday’ tartışmaları arasında, büyük tavizler vererek kurulmasını sağladığı “6’lı masa”nın ortak adayı olarak bizzat kendisinin yüzde 47 gibi yüksek sayılabilecek bir oranla kaybettiği Cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Kılıçdaroğlu, önceki tercihleriyle kıyaslamak gerekirse en azından seçimi ikinci tura bıraktırma ‘başarısı’ göstermişti.
Kılıçdaroğlu’nun belki de en büyük hatası 2023’ün son seçim olduğuna inanan kitlelerdeki büyük duygusal kopuşu hem görememesi hem de yönetememesi oldu. Kazanamadığı halde bir başarı elde ettiğine emin görünüyordu.
Mayıs’23 hezimetinin hemen ardından Cumhurbaşkanlığı seçimini Kılıçdaroğlu kazansın diye epey ter dökmüş, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, kollarını sıvadı ve “değişim” çağrısı yaptığı ünlü videosunu çekti. Nihayet Kemal Kılıçdaroğlu, delege üstünlüğünün de kendisinde olduğundan hareketle, bu çağrıya cevap verdi ve CHP’nin 2023 Kasım’ında Kurultay’a gitmesinde anlaşıldı.
Partide değişim isteyenler, “Değişimciler” olarak adlandırıldı. Bu grubun adayı, haftalarca “tavşan aday” olarak anılan ve küçümsenen, partinin grup başkanvekili Özgür Özel’di.
Özel, yıllarını Kılıçdaroğlu’nun hemen omuzbaşında geçirmiş, Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladığı son grup toplantısında gözyaşlarını tutamamış bir isim olarak, muhalif kamuoyuna güven vermiyordu.
Özel’in CHP genel başkanlığına adaylığını açıkladığı Eylül’den, Kurultay’ın gerçekleşeceği Kasım ayına kadar, CHP’liler dışında pek kimse Kurultay’la ilgileniyormuş bile görünmüyordu.
Erdoğan ve AK Parti, daha 3 ay önce tarihi bir zafer ilan etmiş, yeni bakanlar kurulu belirlenmiş, 1 yıl sonra gerçekleşecek seçimlerde de AK Parti’nin büyük bir zafer ilan edeceğine herkes kesin gözüyle bakıyordu.
Ancak ne olduysa oldu, 38. Olağan Kurultay günü geldiğinde kızılca kıyamet koptu. Özel ilk turda, 18 gibi küçük bir oy farkıyla, kazanmasına kesin gözüyle bakılan Kılıçdaroğlu’nu yendi. Bugün “Butlan”la yok hükmünde sayılan Kılıçdaroğlu’nun çekilmemekte ısrar ederek katıldığı Kurultay’ın ikinci turunda, Özel, farkı 276’ya çıkardı ve CHP’nin 8’nci genel başkanı oldu.
Bu, çoğu CHP’linin bile beklemediği, Erdoğan’ın ve AK Parti’nin ise ihtimal bile vermediği bir sonuçtu.
Hikayenin bundan sonrasını anlatmaya gerek yok. Çünkü, CHP’nin 31 Mart 2024’den sonraki tarihi yerel seçim zaferinden çok kısa bir süre sonra, hiçbir hukuki yanı olmadığı halde, kurultay tartışmaya açıldı. CHP’nin onlarca belediyesine yönelik yargısal süreçleri ve operasyonları, CHP’nin kurumsal kimliğine yönelen ‘Mutlak Butlan’ kararı izledi.
Kararın çıkmasıyla birlikte Kılıçdaroğlu sonrası dönem ‘yok hükmünde’ ilan edilmiş oldu. 2023 yılına dönüldü ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığının aynen devam ettiğine hükmedildi.
Kılıçdaroğlu, ‘Mutlak Butlan’ kararını kabul etmekle kalmadı ve en rijit şekilde, asıl sahibi olduğuna inandığı partisinin genel merkezine, kolluk güçleriyle, kendisine bağlı vekillerle bir hücum harekatı yapmaktan geri durmadı.
Kazandığı pirus zaferi, belki parti genel merkezinin, hazineden alınan devasa bir bütçeyi kullanma yetkisini kendisine verdi ancak meşruiyeti yok.
Şimdi elindeki finansal güce yaslanarak, pek çok hemşehri ve çıkar grubunu, medyayı finanse edecek.
‘Genel Merkez’in dışına atılan, direnerek geri çekilen Özel kanadı ise, yokluklar içinde, devlet gücüne karşı siyaset yapmaya çalışacak.
Bu sırada kimse Kılıçdaroğlu’nun neden ve nasıl geri döndüğünü sorgulamayacak. Ancak asıl sorgulanması gereken budur. Çünkü Kılıçdaroğlu, Lacan’dan alıntılayarak söylersek, usulüne göre gömülmeyen bir ölüdür ve “usülüne göre göre gömülmeyen her ölü hortlar.
Değişim ekibi; Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nu usülüne göre gömememiştir.
İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’na bayrak açarken, İBB başkanlığında ısrar edip CHP genel başkanlığına aday olmayarak, Özel ise başkanlığı boyunca sergilediği hazırlıksız ve üstünkörü yaklaşımlarla Kılıçdaroğlu’nun geri dönüşüne zemin hazırlamıştır. ‘Değişim’den sonraki kadro tercihleri, bazı belediye başkanlarının itirafçılık dahil yıkıcı tutum ve davranışları CHP’nin aslında pek de değişemediğinin emareleridir. 25 yıla ulaşmış Erdoğan iktidarını değiştirmeyi hedefleyen bir CHP’nin hem kurmay aklıyla hem kadrolarıyla, her türlü operasyona karşı bağışıklığı malesef güçlü değildir.
Neticeye doğru ilerlerken, Atatürk’ten sonraki CHP tarihine son kez bakalım:
Partisine küsüp, istifa etmiş, köşesine çekilmiş bir İnönü,
Partisine küsüp, yeni parti kurmuş ve 90’lar boyunca sosyal demokratların birleşmesini engellemiş bir Ecevit,
Partisini kitleselleştirememiş, en büyük hasmına 25 yıl sürecek bir iktidarın yolunu açmış, son düzlükte o hasmının hayrına çalışmış, partisi ve kamuoyu tarafından telin edilmiş bir Baykal,
Partisinde 11 seçim yenilgisi yaşadığı halde koltuktan gitmemekte ısrar etmiş ve partisinin ilk defa iktidara aday olduğu dönemde yargı kararıyla koltuğuna dönmekte beis görmemiş bir Kılıçdaroğlu,
Partisini, yer yer insanüstü gayretine rağmen koruyamamış ve nihayetinde genel merkezine kayyumun girişine engel olamamış bir Özel var.
Alt alta yazıldığında CHP’nin sistemik bir genel başkanlar sorunu açık: Evet bu sorunun, tarihteki en uç örneği, yaptığı berbat finalle, kendisini CHP tarihinin dışına atan, ısrarla tel’in edilmesi gereken kişi Kılıçdaroğlu. Bir gün eğer CHP Kılıçdaroğlu’ndan geri alınabilirse, genel merkezdeki ‘genel başkanlarımız’ köşesinde saydığımız tüm isimlerin fotoğrafları olduğu halde, onun fotoğrafı olamayacak. Ancak fotoğrafı duvara asılacak önceki genel başkanların da karnelerinin parlak olmadığı net bir şekilde görmemiz gerekiyor.
Ekrem İmamoğlu, bir yılı aşkın bir süredir, Silivri’de herkese parmak ısırtan bir direniş sergiliyor, Özel ‘19 Mart’tan bu yana takdir toplayan bir mücadele hattı izliyor. Peki bunlar yeterli mi? Maalesef değil. Bundan sonra da yeterli olmayacak. CHP’nin değişimcilerini, her açıdan çok zor günler bekliyor.
Batıda, rüştünü ispat etmek - kendi düzenini kurmak için “babayı öldürmek” gerektiğini söylemiştik, bizde ise baba iktidarını korumak için evlat katlini mübah kılmıştır.
Çünkü iktidar şerik kabul etmez.
Kılıçdaroğlu, iktidarı için kendi evlatlarını boğdurmayı göze almıştır.
Şimdi asıl soru şu: Evlatlar, bu cendereden çıkmayı başararak, yaptıkları hatalardan ders alarak, gerçek bir değişim için bir yol bulabilecek mi?
Esas hikaye şimdi başlıyor, hep birlikte olacakları göreceğiz.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
