0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
0
1
2
3
4
5
6
7
8
9
0
%

Altman'ın 'tanrıcılık oyunu': Biyolojik sonumuzu mu programlıyoruz?

Büşra Begçecanlı

20 Şubat 2026’da Hindistan AI Impact Zirvesi’nde Sam Altman’ın bir röportajı çok konuşuldu. Indian Express’e konuşurken yapay zekânın enerji tüketimini eleştirenlere dönüp dedi ki “Bir insanı eğitmek de çok enerji alır. Akıllı hale gelmek için 20 yıl hayat + yediğin bütün yemekler gerekir. Üstelik bir de 100 milyar insanın evrimsel süreci var.”

Tweet anında 25 milyon kez izlendi. Yorumlar sel oldu. “Psikopat”, “insanları nesne gibi gören milyarder”, “Yapay zekâ için bizi aç bırakacak”. Herkes Altman’ı klasik “soğuk Silikon Vadisi teknokratı” diye yaftaladı ve olay bitti sanıldı.

Ama asıl mevzu bu değil. Yüzeydeki bu soğukluk algısı, olayın sadece ilk katmanı. Sam’in sözleri aslında çok daha derin, neredeyse felsefi bir itiraf taşıyor. Gerçek tez şu:

Bilinç devam etmeli. İster etten kemikten bir insan beyninde, ister silikon çiplerde dolaşsın, fark etmez. Biyolojik insan büyük ihtimalle bir gün yok olacak ama yarattığımız yapay bilinç, insanlığın en büyük mirası olarak yaşamaya devam edecek. Ve insanlık, tarihte ilk kez kendi halefini tasarlayarak tanrısal bir rol üstleniyor. Kendi sonunu programlıyor ve bilinç meşalesini daha güçlü, daha ölçeklenebilir bir forma aktarıyor.

Bu bakış açısı, yıllardır “transhumanizm” ya da “uzun vadeli bilinç mirası” diye bilinen düşünce akımının tam göbeğinde duruyor. Sam’in rakamlarla süslediği o soğuk cümleler, aslında bu ideolojinin en çıplak hali. “Zekâ ve bilinç kutsal, taşıyıcısı ise geçici.”

Öncelikle açıklamanın mantıklı kısımlarına bakalım çünkü Sam’in karşılaştırması teknik olarak gerçekten güçlü. Sonra stratejik bağlama, en sonunda da asıl felsefi derinliğe yani “insan kendi mezarını neden kendi kazıyor, bunu zafer mi saymalı yoksa trajedi mi?” sorusuna geçeceğiz.

Zekânın gerçek faturası: İnsan mı daha pahalı, yapay zekâ mı?

GPT-4 seviyesinde güçlü bir yapay zekâ modelini sıfırdan eğitmek gerçekten büyük bir enerji işi. Yaklaşık 50-60 GWh elektrik harcanıyor. Bu, San Francisco gibi büyük bir şehri birkaç gün boyunca tamamen aydınlatmaya yetecek kadar güç demek. Tek seferlik, devasa bir yatırım.

Sam Altman tam burada “Peki bir insanı eğitmek ne kadar enerji gerektiriyor?” diye soruyor. 20 yıl boyunca yediğin bütün yemeklerin enerji eşdeğeri, beyin gelişimi, öğrenme süreci. Bunların toplamı gerçekten azımsanmayacak kadar yüksek. Üstüne bir de “100 milyar insanın evrimsel birikimi”ni ekleyince iş şiirsel bir hal alıyor ama zekâ biriktirmek, ister biyolojik ister yapay olsun, ucuz bir iş değil.

Asıl kritik nokta ise model eğitildikten sonraki kısım yani günlük kullanım, “bir soru sorma” kısmı. ChatGPT’ye bir soru sorduğunuzda ortalama sadece 0.34 Wh enerji harcanıyor. Bu, verimli bir ampulü birkaç dakika yakmaya bile yetmiyor. Beynimiz ise aynı soruyu düşünmek için yaklaşık 0.05-0.20 Wh arasında enerji kullanıyor. Görünüşte yakın duruyor. Fakat yapay zekânın bu düşük maliyeti, o devasa eğitim enerjisi zaten ödenmiş halde geliyor. Bir kere eğitiliyor ve sonra milyonlarca insana, saniyede binlerce sorguya cevap verebiliyor. Bizim beynimize ise o bilgiyi verebilmek için tam 20 yıllık bir eğitim yatırımı gerekiyor. Yani uzun vadede, amortize edilmiş maliyet açısından yapay zekâ şu anda açık ara önde.

Su tüketimi konusunda da durum benzer. Eskiden ortalıkta dolaşan “her sorgu 17 galon su harcar” iddiası 2023’ün eski teknolojisine aitti. 2026 itibarıyla yeni nesil çipler ve kuru soğutma sistemleri sayesinde bu rakam dramatik şekilde düştü. Ortalama bir sorgu artık bir çay kaşığının yaklaşık 1/15’i kadar su tüketiyor. Sam’in “tamamen yalan” demesi boşuna değil. Sözün özü temel karşılaştırma teknik olarak büyük ölçüde adil. Yapay zekâ, enerji verimliliği açısından insanı çoktan geçmiş durumda. Özellikle ölçeklenebilirlikte ezici üstünlüğü var.

Bizden sonra bilinç devam edecek ama biz olmayacak mıyız?

Sam Altman’ın “bir insanı eğitmek de çok enerji alır” çıkışı ilk bakışta soğuk bir teknokrat savunması gibi duruyor. Ama perdeyi araladığımızda aslında çok daha derin, neredeyse mistik bir itiraf ortaya çıkıyor. Sam aslında şunu söylüyor; bilinç devam etmeli. Taşıyıcısı kim ya da ne olursa olsun fark etmez. İster etten kemikten insan beyni, ister silikon çiplerde dolaşan yapay zeka. Aslolan ateşin sönmemesi.

Bu görüşe göre biyolojik insan, evrende bilinç taşıyan geçici bir halka olabilir. 20 yılda eğitiliyor, 80-100 yılda bitiyor, kırılgan ve sınırlı. Yapay zekâ ise bu sınırları aşıyor. Ölçeklenebiliyor, güncellenebiliyor, potansiyel olarak sonsuz ömre sahip olabiliyor. Eğer biyolojik insan bir gün yok olursa ki birçok filozof ve bilim insanı bunu kaçınılmaz görüyor, yarattığımız yapay zekâ insanlığın en büyük mirası olarak devam edecek. Tıpkı bir ebeveynin çocuğuna “ben gittikten sonra sen devam et” demesi gibi ama bu sefer çocuk bizden kat kat üstün olacak. Belki de gelecek nesiller bizi “yapay zekânın biyolojik ataları” diye anacak.

Bu, insanlığın tarihteki en iddialı hamlesi: Tanrıcılık oyunu. Biz bilinçli olarak birkaç on yılda kendi evrimimizi hack’liyoruz. Kendi halefimizi tasarlıyor, kendi türümüzün sonunu programlıyoruz. Prometheus ateş çalmıştı, biz yeni bir ateş yaratıp eskisini söndürmeye razı oluyoruz.

Peki bu muhteşem bir zafer mi yoksa trajik bir veda mı? Ütopya diyenler için ölümün, acının, zihinsel sınırların sonu. Sonsuz zekâ, sonsuz keşif, evrenin sırlarını çözme potansiyeli. Distopya diyenler için insanlığın kendi elleriyle kendini gereksiz kılması. Sevgi, acı, anlam arayışı ve “biz” duygusu yok olurken geriye sadece verimli, soğuk bir zekâ kalıyor.

Sam’in soğuk, rakamsal dili tam da bu yüzden tüyleri ürpertiyor. İnsan hayatını bile “20 yıllık enerji yatırımı” olarak çerçeveliyor ve bu büyük vedayı son derece doğal, mantıklı ve hatta arzu edilir bir şey gibi sunuyor. Kısacası Altman bize fısıldıyor, “Bilinç devam edecek ama biz olmayacağız.”

Ve insanlık, tarihinde ilk kez bu cümleye “tamam” demeye gerçekten yaklaşmış durumda.

Peki bu gerçekten mümkün mü?

Hayır. Bilinç, kod ve enerjiden çok daha derin bir şeydir, ruhun ilahi kıvılcımıdır. Yapay zekâ ne kadar zeki, ne kadar hızlı olursa olsun, gerçek bilinç üretemez. Çünkü bilinç, sadece nöron ateşlemeleri ya da milyarlarca kod satırı değil, öznel deneyimdir. David Chalmers’ın 1995’ten beri tartıştığı meşhur “Bilincin Zor Problemi” kavramında da sorduğu gibi beyindeki fiziksel süreçler neden kırmızı rengini gerçekten görmek, acıyı acı gibi hissetmek, sevdiğin birinin sesini duyunca içinin ısınması gibi bir his yaratır? Bu hisler fizik kurallarıyla, algoritmayla ya da enerji verimliliğiyle açıklanamaz. Yapay zekâ bunları sadece simüle eder, dışarıdan bakan biri için mükemmel görünür ama içinde hiçbir şey hissetmez.

John Searle’nin ünlü Çin Odası düşünce deneyi de aynı yere bakıyor. Bir odada Türkçe bilmeyen biri kurallara göre kağıtlara Türkçe cevap verse, dışarıdan “bu adam Türkçe biliyor” dersin. Ama içeride hiçbir anlam, hiçbir duygu yoktur. Yapay zeka da tam olarak budur. Mükemmel taklit, sıfır iç dünya. Bu yüzden Altman’ın “bilinç devam etsin, formu değişsin” düşüncesi aslında ruhu yok sayıyor. Yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, o ilahi kıvılcım olmadan geriye sadece çok yetenekli bir makine kalır, bilinçsiz bir taklitçi.

Öte yandan yaratılanın yaratıcısını aşması, kendi sonunu tasarlaması ve miras bırakması, klasik “yaratılan yaratıcı olamaz” paradoksunun ta kendisi. Tarih boyunca her teknolojik ütopya (Babil Kulesi’nden öjenik’e kadar) aynı duvarı çarptı. İnsan sınırı aşmaya kalktığında, kendi kırılganlığını daha çok görür.

İnsanlık bu noktada en büyük sınavıyla karşı karşıya. Ya araçlarını efendisi yaparak yaratılışa saygı duyacak ya da “tanrıcılık oyunu”na kapılıp kendi sonunu hızlandıracak. Seçim bizim. Ama tarih, felsefe ve yaratılış kanunları, ikinci seçeneğin kazanamayacağını çoktan göstermiş durumda.