Blog
Explore the latest trends, techniques, and tips to enhance your blogging skills and engage readers more effectively.

Geçen hafta bir enerji danışmanıyla kahve içiyorduk. Adam masaüstü bilgisayarını açtı, bir grafik gösterdi. Veri merkezlerinin elektrik tüketimi. 2024, 2025, 2026, 2030 projeksiyonu. Eğri yukarı kıvrılıyor. Ama normal bir büyüme eğrisi değil. Dirsek yaparak fırlıyor.
“Hilmi Abi” dedi, “herkes ‘bu enerjiyi nereden buluruz’ diye soruyor. Yanlış soru. Asıl soru şu. "Kimin tabağından alıyoruz?”
İki kelime aklımda kaldı. Kimin tabağından.
.jpg)
Rakamları biliyorsunuz. Bilmiyorsanız da duymuşsunuzdur. 2030’a kadar veri merkezlerinin küresel elektrik tüketiminin iki katına çıkması bekleniyormuş. Eski sunucu rafları 7–10 kilowatt yiyormuş. Yapay zekâ rafları 30–100 kilowatt ve üstü istiyormuş. Bu bir yazılım güncellemesi değil. Senin şebekene oturan, fabrikalarınla, mahallelerinle, gelecekteki sanayi bölgelerinle rekabet eden ağır bir endüstriyel yük.
Türkiye gibi bir ülkede düşünün bunu. Enerji ithal ediyoruz. Şebeke kapasitesi sınırlı. Jeopolitik açıdan hassas bölge. Her megawattın bir yüzü var. Onu veri merkezine verirsen, başka birine vermiyorsun. Bu teknik bir problem değil. Siyasi ve toplumsal bir tercih. Ve eğer bu tercihi açıkça konuşamazsan, eninde sonunda halk onu senin için konuşur.
Yüksek sesle.
Yıllarca “AI altyapısı” duyduğumda bunu bir teknoloji kararı olarak gördüm. Doğru araçları al, doğru insanları getir, hızlı hareket et. Rakibinden daha iyi “makine öğrenmesi yapabilirsen” kazanırsın. Temiz bir hikâye. Rahat bir model.
Sonra o grafikteki dirseği gördüm. Sonra bankacılık rakamlarını gördüm. Sadece 2025’te ABD’de borç verenler veri merkezi inşaatına 120 milyar doların üzerinde taahhüt vermiş. Oracle’a bağlı tek bir proje için banka konsorsiyumu 18 milyar dolar kredi açmış. Wall Street’in yeni sevgilisi bir kavrammış. HALO. Ağır varlıklar, düşük eskime riski. Yirmi yıl boyunca “asset-light” yazılım şirketlerine âşık olan kurumsal para, şimdi kopyalanması zor fiziksel altyapıya dönüş yapıyormuş.
O rakamların içinden başka konu başlıkları çıktı.
Bu bir teknoloji kararı değildi. Üç karar üst üste yığılmıştı ve biz üçüne birden “teknoloji” diyorduk. Bir enerji politikası kararı. Bir sermaye tahsisi kararı. Bir gerçek problem çözme kararı. Üçü de doğru olursa kalıcı bir şey inşa ediyorsun. Birini yanlış yaparsan pahalı bir yük üretiyorsun. Ve o yüke “ilerleme” diyorsun.

Paraya gelelim.
Ben uzun süre data center finansmanı deyince büyük teknoloji şirketlerinin kendi parasıyla inşaat yaptığını düşündüm. Onlar zengin, kendi kaynaklarını kullanırlar, biter. Öyle değilmiş.
Bankalar artık tahmin etmediğim bir ölçekte veri merkezi finansmanı yapıyormuş. Ama bankaların arkasında kim oturuyor? Emeklilik fonları. Sigorta havuzları. ETF üzerinden yatırım yapan sıradan insanlar. Düzenleyiciler şimdiden sormaya başlamış. Yapay zekâ altyapısına bu konsantre, kaldıraçlı bahis, yeni bir sistemik risk kaynağı mı oldu?
Bu filmi başka sektörlerde, farklı isimler altında daha önce izledik.
Masum değiliz hiçbirimiz.
Bu yolda devam ederek sessiz bir bahis yapıyoruz. Hep birlikte. Talebin öngörüldüğü gibi büyüyeceğine. Enerjinin kabul edilebilir maliyetle her zaman bulunacağına. Regülasyonun dost kalacağına. Ve bir şeyler ters giderse tüm bu bilançoların şoku emebileceğine. Belki bu bahis tutacak. Ama sessiz bahisler, adı konmuş bahislerden her zaman daha tehlikeli.
Peki şunu soruyor muyuz? Bu altyapıyı gerçekte hangi işler için kuruyoruz?

Son dönemde yapılan analizler ilginç bir şeye işaret ediyormuş. Önümüzdeki on yılın gerçek AI devrimi yazılımda değil, fiziksel dünyada yaşanacakmış. Otonom araçlar, tarım ekipmanları, maden makineleri, ağır endüstri otomasyonu. Neden? ABD’de çiftçilerin ortalama yaşı 60’a yaklaşmış. Uzun yol kamyon şoförlüğü pozisyonları değişen yaşam tercihleri yüzünden dolmuyormuş. AI o boşluğa giriyormuş.
Mesele “AI insanların işini çalıyor” değil. “İnsanların artık yapmak istemediği işleri AI dolduruyor.” Bu ayrım küçük görünüyor. Ama finansman kararları, regülasyon ve toplumsal kabul açısından büyük fark yaratıyor.
Yine de bu potansiyel, somut problemi tanımlamaktan bizi muaf tutmuyor. “Altyapı olsun, kullanım alanları sonra çıkar” yaklaşımı cazip gelir. Ben de uzun süre öyle düşündüm. Bugün daha acımasız bakıyorum.
Somut problem olmadan kurduğun altyapı dağ gibi büyür, değer üretimi kum gibi dağılır. Bankacılıkta tahsilat verimliliği mi? Sanayide enerji optimizasyonu mu? Lojistikte rota yönetimi mi? Sağlıkta teşhis kalitesi mi? Eğer bu soruya net cevap veremiyorsak, yaptığımız şey daha çok “parlak kule”, daha az “dayanıklı uygarlık altyapısı” oluyor.

Burada bir döngü var ve onu görmek lazım.
Teknoloji heyecanı başlıyor. Problem tanımı yapılmadan yatırım başlıyor. Yatırım başlayınca etrafında bir ekosistem oluşuyor. Kredi açmak isteyen banka fırsat görüyor. İhale peşindeki müteahhit fırsat görüyor. İşlem hacmi isteyen aracı fırsat görüyor. Herkes için fırsat. Ama herkesin çıkarı sizin çıkarınız değil.
Sonra talep beklendiği hızda gelmezse, ışıkları açık tutmak için fiyatlar düşürülüyor. Kâr marjları erir. Borcu ödeyemeyenler çıkıyor. Kalanı ucuza kapışlıyor. Ve birkaç yıl sonra yeni bir başlık atılıyor. “AI altyapısında ikinci dalga.” Döngü baştan başlıyor.
Bu filmi daha önce izledik. Fiber optik kablolamada izledik. Yenilenebilir enerji projelerinde izledik. Demiryolu çağında izledik. Her seferinde aynı şey olmuş. Yatırımın kendisi değersiz değildi. Zamanlama ve problem tanımı eksikti. Erken girenler çoğunlukla kaybetmiş, geç kalanlar kazanmış. Çünkü geç kalanlar neyi çözdüklerini biliyormuş.

Türkiye meselesi ayrı bir baş ağrısı.
Geçen yıl genç bir arkadaş bana şunu sordu. “Hilmi Abi, biz burada ev sahibi mi olmak istiyoruz, yoksa kurucu ortak mı?”
Şunu kastediyordu. Türkiye’nin arazisi var, inşaat kapasitesi var, genç nüfusu var, Avrupa ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında ilginç bir coğrafyası var. Yabancı geliştiricilere ucuz arsa ve elektrik satabiliriz. Biraz iş, biraz vergi, biraz inşaat aktivitesi. Bu ev sahibi modeli.
Ya da varlığın, verinin, yetkinliğin bir parçasına gerçekten sahip çıkabiliriz. Başkasının binasının altındaki zemin olmak yerine, binanın ortak mülkiyetini talep edebiliriz.
O gün iyi bir cevabım yoktu. Hâlâ tam bir cevabım yok. Ama şunu fark ediyorum. Ciddi “egemen yapay zekâ” yatırımları yapan ülkeler, kendi dili ve verisiyle eğitilmiş, kendi altyapısında oturan modeller kuranlar, ev sahibi gibi değil, kurucu ortak gibi düşünüyormuş.
Bunu Türkiye için de düşünmek lazım. Eğer kamu desteği egemenlik gerekçesiyle devreye giriyorsa, hangi kısıtlar altında? Hangi çıkış stratejisiyle? Hangi başarı metriğiyle? “Ulusal çıkar” iyi bir başlangıç noktası. Ama tek başına yeterli bir finansman mantığı değil.
Hangisini seçtiğimiz, sadece önümüzdeki yatırım döngüsünü değil, bir sonraki neslin başlangıç pozisyonunu belirleyecek.
Peki sen, büyük teknoloji şirketi değilsen, küresel fon değilsen, bu işe girebilir misin?
Girebilirsin. Ama şartları var.
Bankalar bugün üç tip sponsoru rahat finanse ediyormuş. Hyperscaler’ların kendisi, büyük bilanço, yatırım yapılabilir kredi notu, sorun yok. Hyperscaler’dan uzun vadeli kapasite sözleşmesi almış developer’lar, banka aslında o sözleşmenin nakit akımını finanse ediyormuş, developer’ı değil. Doluluk oranı yüksek, kiracısı güçlü portföyler.
Ciddi bir yerel yatırımcı olarak gidersen? Bankalar seni dinler. Ama kolay soru sormaz. Güç bağlantısı onaylanmış mı? İzinler tamam mı? Anchor müşteri var mı? Güvenilir bir EPC firması ve makul bir sermaye yapısı mevcut mu?
Bunların çoğuna “evet” diyebilirsen, sohbet başlar. Diyemezsen banka kibarca geçer. Çünkü banka fikri değil, nakit akımını finanse eder. Hırsın teminat sayılmaz.
Bunu başka sektörlerde ağır bedel ödeyerek öğrendim. Güzel hikâyeler, zayıf proje yapıları. Bankalar güldü, geçti.

Son bir şey daha var.
Yakın dönem araştırmalar, büyük yatırım kararlarındaki en büyük bozucu faktörün hâlâ duygusal filtre olduğunu gösteriyormuş. Kendi fikrine bağlılık, haklı çıkma isteği, odadaki en yüksek sese uyum. İyi bir test şu. Aynı proje önermesi, odadaki farklı insanlara bağımsız olarak sunulduğunda aynı kararı üretmeli. Üretmiyorsa, bir yerde duygusal bir filtre sinyali bozuyor demektir.
AI altyapısı kararlarında bu özellikle tehlikeli. Rakamlar büyük, zaman ufku uzun, “herkes yapıyor” baskısı çok güçlü. Tam da bu yüzden, kararı verenin heyecanı ile projenin nesnel yapısı arasındaki farkı görebilmek, belki de bu dönemin en değerli yöneticilik becerisi.
Bu yazının teşhisi bireysel değil. Sistem düzeyinde. O yüzden deneyi de bireysel okuyucuya yazmayacağım.
Eğer bir kamu politikası yapıcısıysanız. Şu üç soruyu yanıtlamadan hiçbir AI altyapı teşviğini onaylamayın. Hangi sektörün hangi somut problemini çözüyor? Enerji kaynağı ek kapasite mi, mevcut şebekeden transfer mi? Beş yıl sonra talep gelmezse bu varlık kime kalıyor?
Eğer bir holding yöneticisiyseniz. Bankaya gitmeden önce kendiniz için üç kısa paragraf yazın. Sunum için değil, kendiniz için. Bu proje kimin enerjisini ve kimin fırsatını kullanıyor? İşler plandan yavaş giderse riski gerçekten kim taşıyor? Hangi problem, hangi sayı ile ölçülecek?
Bu paragraflara sade cevap verebiliyorsanız, proje hazır demektir. Bulanık çıkıyorsa, proje henüz hazır değildir. Ya da yeterince dürüst değildir.
“AI yüzyılının omurgasını kuruyoruz” dediğimizde, gerçekten omurga mı kuruyoruz? Yoksa anlaşılması çok geç olana kadar riski göremeyecek insanların üzerine sofistike bir yük mü yüklüyoruz?
Bu soruyu yanıtlaması gereken kişiler belli. Enerji düzenleyicileri. Hazine. Sermaye piyasası otoriteleri. Bankacılık düzenleme kurulları.
Yanıtlamazlarsa, piyasa yanıtlar. Piyasanın yanıtı her zaman geç gelir. Ve her zaman pahalıya gelir.
Asla spam email atmayacağız.
Neler bulacaksın 👇
10+ haftanın gündemi
2+ yaşam seçkisi
1+ Scrolli'de öne çıkanlar
