Blog
Explore the latest trends, techniques, and tips to enhance your blogging skills and engage readers more effectively.

Türkiye'de banka kurmak her zaman meşakkatli, bol sıfırlı sermayeler ve BDDK'nın zorlu onay süreçlerini gerektiren bir iş olmuştur. Ancak 2021 yılının sonunda yayımlanan "Dijital Bankaların Faaliyet Esasları" yönetmeliği ile finans sektörümüzde yepyeni, şubesiz ve "dijital" bir pencere açıldı. Fiziksel şube maliyetlerinden arındırılmış bu yeni nesil bankacılık lisansları dağıtılmaya başlandığında, hepimiz finansal teknolojilerde rasyonel bir devrim bekliyorduk. Fakat son yıllarda BDDK'nın verdiği izinlere şöyle bir alıcı gözüyle baktığımızda, karşımıza çıkan tablo teknolojik bir atılımdan ziyade, adeta bir "Katılım Bankası" geçit törenini andırıyor. Sahi, sokaktaki vatandaşın, KOBİ'nin veya sistem dışı kalmış tasarruf sahibinin her sabah uyandığında ilk aradığı şey akıllı telefonunda yeni bir dijital katılım bankası uygulaması görmek mi?

Sektöre giren yeni oyunculara bir göz atalım. BDDK'dan onay alan ilk dijital bankaların listesi oldukça manidar: Hayat Katılım Bankası, Kasa Katılım Bankası, T.O.M. Katılım Bankası, Adil Katılım Bankası... Elbette arada FUPS, Enpara, Colendi ve Ziraat Dinamik gibi standart dijital mevduat bankaları da var. Ancak sermaye gruplarının ısrarla "katılım" etiketine yönelmesi gözden kaçacak gibi değil. Bunların sahipleri farklı bazen bir market zinciri bazen sanayi alanındaki holdingler. Hatta Great East Capital gibi yabancı yatırımcılar bile Malezyalı ortaklarıyla Kasa Katılım'ı kurmak için sıraya giriyor.
Peki, dev sanayi gruplarının ve perakende zincirlerinin birdenbire faizsiz finansa bu kadar sevdalanmasının ardında yatan gerçek nedir? Gerçekten devasa bir pazar boşluğu mu var, yoksa bu lisanslar mevcut siyasi iklimde bankacılık sistemine girebilmenin en "uygun" veya "makbul" yolu mu?

Bu kadar çok arzın olduğu bir yerde, devasa bir talep patlaması yaşandığını düşünebilirsiniz. Bize sürekli anlatılan "halkımız faizsiz finans istiyor, ciddi bir müşteri potansiyeli var" tezine bir de verilerle bakalım. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings'in raporuna göre, Türk katılım bankalarının varlıklara göre pazar payı 2023'teki %8,7 seviyesinden 2024'te %8,1'e geriledi. Türkiye Katılım Bankaları Birliği YK Başkanı Akben’in açıklamasına göre ise 2025 oranı %8,9 olmuş ve 10 adet katılım bankası var. Yani ortada toplam bankacılık sektörü içinde %10'u bile bulamayan bir yapı var.
KPMG'nin "Bankacılık Sektörel Bakış 2025" raporuna göre, Türkiye'de bankacılık sektörünün aktif toplamı 32,7 trilyon TL'ye, mevduat hacmi ise 18,9 trilyon TL'ye ulaşmış durumda. Sektörde 119 milyonu aşkın aktif dijital bankacılık müşterisi bulunuyor. Ancak pazar payı yerinde sayan, dönemsel olarak daralan ve sektörün %90'ından fazlasının dışında kalan bir niş alan için bu kadar çok yeni kurumun lisans alması, piyasa rasyonalitesi ile açıklanabilir mi? Gerçekten 8-9'luk bir pazar payını bölüşmek, mevcut müşterileri birbirinin elinden almak için bu kadar çok yeni Katılım Bankası'na ihtiyaç var mı?

İşin sırrı serbest piyasa dinamiklerinde değil, devletin en üst kademelerinde çizilen strateji belgelerinde yatıyor. Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan "Katılım Finans Strateji Belgesi (2022-2025)", bu furyanın aslında bir yönlendirme olduğunu gösteriyor. Katılım finansın pazar payını zorlama bir şekilde %15 seviyelerine çıkarmak hedefliyor.
İstanbul'u bir "Küresel Katılım Finans Merkezi" yapma düşüncesi ile Körfez sermayesine ve sukuk ihraçlarına göz kırpılıyor. Yani regülasyon bu lisansları peş peşe verirken, piyasadaki organik ve tabandan gelen bir talebi karşılamaktan ziyade, siyasi otoritenin "faizsiz finansı büyütün" vizyonunu yerine getiriyor gibi görünüyor. Sonuç olarak ortada organik bir büyüme değil, devlet destekli bir finansal ekosistem mühendisliği var.

Peki ya sermaye sahipleri? Onlar neden bu politik sahnede başrolü kapmaya bu kadar teşne? Çünkü dijital katılım bankacılığı, dev şirketler için kendi tedarik zincirlerini finanse etmenin en maliyetsiz ve en uygun yolu. 1 milyar ila 1,5 milyar TL gibi günümüz ekonomisinde bir banka için oldukça "makul" sayılabilecek bir asgari ödenmiş sermaye ile lisans alabiliyorlar. Binlerce çalışan, devasa fiziksel şubeler ve bunlara bağlı yüksek operasyonel maliyetler yok.
Örneğin, perakende market Katılım Bankası, devasa perakende müşteri ve tedarikçi havuzunu "faizsiz finans" adı altında kendi içine çekiyor. Keza sanayi katılım bankası da dev sanayi ve hızlı tüketim ağındaki nakit akışını kontrol ediyor. Bu devasa gruplar, KOBİ'lere ve Bireysel Müşterilere mal alımına dayalı (murabaha) yöntemlerle finansman sağlarken, aslında kendi ticari ekosistemlerini bankalaştırıyorlar. Dolayısıyla siyasetin "faizsiz finans" ideolojisi, büyük holdinglerin "maliyetsiz dijital ekosistem bankacılığı" iştahıyla kusursuz bir uyum içinde çalışıyor.

Türkiye ekonomisi yüksek enflasyon, 16 trilyon TL'ye dayanan devasa kredi hacmi ve 293,6 milyar TL'lik takipteki alacak yüküyle boğuşurken, finansal kurtuluşumuzun her ticari grubun altına bir dijital katılım bankası açmaktan geçtiğine inanmak fazlasıyla saf bir yaklaşım olur. Elbette yastık altındaki âtıl tasarrufların sisteme kazandırılması veya KOBİ'lerin desteklenmesi değerlidir. Ancak pazar payı %8-9'larda gezinen bir modelin, ideolojik bir tercih neticesinde regülatif teşviklerle şişirilmesi, bankacılık piyasalarımızın yapısal sorunlarını maalesef çözmüyor.
Piyasaların gerçekten ihtiyacı olan şey, siyasi rüzgarlarla kurulan kapalı holding ekosistemleri değil; şeffaf, rekabetçi, liyakate dayalı ve evrensel rasyonaliteyi merkeze alan bir finansal mimaridir. Mevcut yaklaşımın sade vatandaşa veya derinleşen ekonomik krizlerimize somut bir faydası yoktur.
Tam da bu noktada şu can alıcı soruyu sormamız gerekiyor:
Politika tercihi olarak faizsiz finansı önceliklendirme bütüncül bir reform süreci mi?
Asla spam email atmayacağız.
Neler bulacaksın 👇
10+ haftanın gündemi
2+ yaşam seçkisi
1+ Scrolli'de öne çıkanlar
