Blog

Rahu’nun boğazındaki dünya: Modern iştah ve arzunun sonu

Explore the latest trends, techniques, and tips to enhance your blogging skills and engage readers more effectively.

Rahu’nun boğazındaki dünya: Modern iştah ve arzunun sonu
Alara AI fotoğrafı
Alara AI sizin için özetliyor

Reha Kuldaşlı

Kadim toplumlarda tanrılar, gökyüzünde oturup fanilerin yazgısına karar veren muktedirlerden ibaret değildi; insanlarla birlikte yaşayan, arzu ve ıstırap duyabilen, hatta hata yapabilen varlıklardı. Tanrısal varlıkların birbirleriyle ve insanlarla ilişkilerini aktaran mitler de evrenin kökenini anlatan hikâyeler olmanın ötesinde, mikrokozmos olarak insanın kendi iç dünyasını makrokozmosun düzenine göre nasıl düzenleyeceğini öğreten birer kılavuz işlevi görürdü. Bu hikâyeler çeşitli ritüellerle birlikte sahnelenir, tekrar edilir ve böylece insanın yalnızca belleğine değil, benliğine kazınması amaçlanırdı. Ritüeller, ilgili tanrısal varlıkta tezahür eden kozmik prensibin, mitte aktarılan olay karşısında kozmosun düzenine uygun olarak verdiği yanıtı ifade ederdi. Dolayısıyla mit, ritüel aracılığıyla anlatılan bir hikâye olmaktan çıkarak yaşanan bir hakikate dönüşürdü.

Mit ve ritüel sayesinde insan, faniliği ve acizliği nedeniyle payına düşen zorlu hayat yolculuğunda yapması gerekenleri soyut kurallardan değil; öykündüğü kahramanların hatalarından, tanrıların cezalarından ve zengin sembollerin çok katmanlı anlamlarından öğrenirdi. Bu sayede kadim mitler ve ritüeller, insanın arzusunu sert kurallarla bastırmaktan ziyade bu arzuyu şekillendirme amacı taşırdı. Niteliği itibarıyla yoğun ve dağınık bir dürtü olan arzu, bu anlatılar aracılığıyla bir istikamete kavuşur, bir prensibe ve hatta ideale bağlanırdı. Bu eğitimden geçen birey, arzusunu “özgürce” takip eden dürtüsel bir varlık değil; etkin bir toplumsallıkta niçin ve nasıl yaşadığını bilen biri haline gelirdi.

Antik toplumlarda gençlerin yetişkinliğe geçişi, modern antropolojinin “rite de passage” olarak adlandırdığı erginlenme ritüelleri aracılığıyla gerçekleşirdi. Bu süreçte birey, olağan kimliğinden geçici olarak sıyrılır, ne çocuk ne de tam anlamıyla yetişkin olduğu bir ara duruma, bir tür başkalaşım sürecine girerdi. Örneğin, Attika’daki Brauron’da tanrıça Artemis için gerçekleştirilen arkteia ritüellerinde genç kızlar “ayı” rolüne bürünerek dans ederlerdi; bu geçici yabanilik hâli, henüz istikamet bulmamış ham arzunun bir ifadesiydi. Ancak ritüelin amacı bu ham gücü bastırmak değil, belirli bir istikamette dönüştürmekti. Bu ritüellerle genç kızlar, toplumsal düzenin sorumlulukları çerçevesinde hareket eden özneler hâline getirilirdi. Şüphesiz, benzer bir süreç erkekler için de geçerliydi. Özellikle Sparta’daki sert eğitim ve erginlenme uygulamalarında genç erkekler, kontrollü bir biçimde toplumdan ayrılarak zorlayıcı sınamalara tabi tutulurdu. Bir tür “yurttaş yetiştirme” programı olarak düşünebileceğimiz agōgē sürecinde henüz yedi yaşındayken ailelerinden ayrılan çocuklar çok az yemekle yetinmeye zorlanır, çıplak ayakla dolaşır ve sert doğa koşullarına maruz bırakılırdı; açlıklarını gidermek için hırsızlık yapmalarına izin verilir, ancak yakalandıklarında cezalandırılırlardı. Bu eğitimin en uç noktalarında ise genç erkekler tek başlarına yabana gönderilir, geceleri saklanarak hayatta kalmak zorunda bırakılırdı. Bu sınamalar, genç erkekleri utanç, korku, şiddet ve hatta ölüm olasılığıyla doğrudan yüzleştirerek dönüşmeye zorlardı. Bu açıdan bakıldığında hem kadınlar hem de erkekler için arzu, kadim toplumlarda ne sınırsız bir serbesti ne de kökü kurutulması gereken bir aşırılıktı; daha çok kültür aracılığıyla şekillendirilmesi amaçlanan bir kuvvetti.

Arzunun bireysel düzeyde yarattığı gerilim ise antik Yunan’da Odysseia destanına adını veren Odysseus’un ünlü yolculuğunda karşımıza çıkar; ancak burada mesele toplumsal sınırı ihlal etmekten çok, arzuyla kurulan ilişkinin bireysel düzeyde nasıl düzenlendiğidir. Odysseus’un Sirenlerin çağrısıyla karşılaştığı sahne bu açıdan anlamlıdır. Sirenler, muhteşem sesleriyle, kendilerine yaklaşanları cezbederek felâkete sürükleyen bir çekim gücüne sahiptir. Odysseus ise bu çağrıyı duymak ister, fakat ona kapılmanın doğuracağı sonuçları da bilir. Bu yüzden, Kirke’nin tavsiyesiyle kendini geminin direğine bağlatıp tayfasının kulaklarını balmumuyla kapattırır. Burada dikkat çekici olan husus, arzunun bastırılmadan, bilinçli bir mesafe korunarak tecrübe edilmesidir. Odysseus ne arzusundan kaçar ne de ona teslim olur; arzuya yaklaşırken arzu tarafından yutulmamayı başarır. Bu anlamda sahne, insanın kendi içindeki çekim dinamikleriyle kurabileceği olgun ilişkiye dair güçlü bir imge sunar. Arzu belirli bir mesafe ve farkındalıkla taşındığında, yıkıcı olmaktan çıkıp yönlendirilebilir bir dinamizme dönüşür, yani yaşam gücüne.

Bu dengenin şaştığı noktayı ise yine antik Yunan’a ait Erysikhthon miti çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer. Erysikhthon, insan kılığına girmiş bereket tanrıçası Demeter’in tüm uyarılarına rağmen, Demeter’in kutsal korusunda bulunan bir kavak ağacını, keserek kutsal düzeni ihlal eder. Bu ihlalin cezası, dışarıdan gelen bir felaket değil; benliğinde kök salan bir lanet olur: Bundan sonra hayatına doymak bilmeyen bir açlıkla devam edecektir. Erysikhthon ne kadar yerse yesin açlığı dinmez, her lokmayla birlikte açlığı daha da büyür. Servetini tüketir, sahip olduğu her şeyi harcayıp dilenci konumuna düşer ve nihayetinde kendi bedenini yemeye başlar. Bu noktada arzu artık yönlendirilebilecek bir kuvvet değil, bir “kara delik” gibi öznenin kendisini içeriden kemiren bir iştaha dönüşmüştür. Mitin uyarısı son derece açıktır: Sınır tanımayan arzu, düzeni bozup dünyayı tüketmekle kalmaz; en sonunda insanın kendisini de yutar. Bu, arzunun cezalandırılması değil, haddini aşan arzunun kendisinin bir cezaya dönüşmesidir.

Bugün içinde yaşadığımız dünyaya bu perspektiften baktığımızda, etik yönü olan mitlerin kaybıyla birlikte yalnızca anlamlı hikâyeleri değil, aynı zamanda arzuyu şekillendiren sembolik-etik yapıyı da yitirmiş görünüyoruz. Modern birey, neoliberal düzenin körüklediği sınır tanımaz “serbestide” kendisini yönlendirecek ideallerden büyük ölçüde kopmuş olduğundan, geriye sürekli uyarılan fakat asla doymayan bir arzu kalıyor. Kanımca bu dürtü, arzulama/arzulanma/arzulatma olarak birbiriyle ilişkili üç kipte yaşanmaktadır. Arzulanma/arzulatma kipinde, Narkissos mitinde olduğu gibi, benliğin narsisistik biçimde kendi üzerine kapanmasına yol açar. Narkissos’un kendi yansımasına âşık olması, insanın kendi arzusunun nesnesine dönüşerek dünyayla kendi imgesi üzerinden ilişki kurmasını simgeler. Bu kapanma hâli, bir bütünlük değil, aksine derin bir eksiklik üretir. Arzulama kipine baktığımızda ise Hint mitolojisindeki Rahu figürü bu eksikliği daha radikal bir biçimde ifade eder: Gövdesi kesilmiş olan Rahu, yalnızca baş olarak varlığını sürdürür ve bu yüzden sonsuz bir iştahla Güneş’i ve Ay’ı dahi yutmaya çalışsa da hiçbir şeyi sindiremez; tıpkı her şeyi tüketen fakat hiçbir şeyi içselleştiremeyen modern bireyin hal-i pür-melali gibi. Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur: Arzu, ancak bir ideale bağlanıp dönüştürüldüğü takdirde insanı ve toplumu inşa eden bir dinamizm sağlar; aksi hâlde hem bizi hem de yaşadığımız dünyayı sonsuz bir iştahla kemirmeye devam etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Derin Bakış Bülteni her pazar e-posta kutunda

Teşekkür ederiz!
Oops! Bir şeyler ters gitti.

Asla spam email atmayacağız.

Neler bulacaksın 👇

10+ haftanın gündemi

2+ yaşam seçkisi

1+ Scrolli'de öne çıkanlar