Blog

Kolektif Neşe: Aynı anda dünyaya bakmaya neden ihtiyacımız var?

Explore the latest trends, techniques, and tips to enhance your blogging skills and engage readers more effectively.

Kolektif Neşe: Aynı anda dünyaya bakmaya neden ihtiyacımız var?
Alara AI fotoğrafı
Alara AI sizin için özetliyor

Selin Şeker

Gündelik hayatta büyük ölçüde işlevsel hale gelmiş ve sürekli çalınan/parçalanan dikkatimiz kontrolümüz dışında gerçekleşen bir doğa olayı karşısında nasıl böyle büyüleniyor ve neden böylesine kolaylıkla ortaklaşıyor? Binlerce yabancının aynı anda gökyüzüne bakması, aynı manzaraya hayret etmesi, gökyüzüne büyülenmesi ve birkaç dakikalığına aynı ritme girmesi bize ne yapıyor?

Meteor yağmuru hayatımızdaki hiçbir problemi çözmüyor. Boğaz’ın turkuaz olması maaşımızı artırmıyor. Kar yağınca biliyoruz ki birkaç saate trafik kilit olacak. Gökyüzünde iki gezegenin yan yana görünmesinin bireysel hayatlarımız açısından hiçbir sonucu yok (yan yana gelişinin elbette muhteşem sonuçları var - zaten!).

Etrafımızda olup bitenlere dikkatimizi ne kadar veriyoruz? Bir şeyler yapmak ya da bir karar almak için mi bakıyoruz etrafımıza? Dünyaya, gökyüzüne, zamana neden bakıyoruz? En son ne zaman gökyüzündeki bulutlardan büyülendiniz? En son ne zaman havaya bakıp kuşların göç mevsiminin başladığını anladınız? En son ne zaman baharın gelişini pazarda çıkan sebzelerden anladınız?

Zamanı ölçüyoruz çünkü hep bir yere yetişiyoruz. Boğaz’ın dalgalı olup olmadığını vapur seferlerinin iptal olup olmayacağını etkileyeceği için kontrol ediyoruz. Üzerimize bir ceket alsak mı diye karar vermek için hava durumunu kontrol ediyoruz. Oysa bilmemiz gerekiyor ki her yıl bu zamanlar çıkan bir fırtına var. Takvimde ismi bile var. Her yıl aynı gün hiç şaşmadan ortalığı toz duman ediyor. Bilmiyoruz. Gündelik hayatımızdaki dikkatimizin büyük kısmı işlevsel. İnsanlık olarak zamana, mevsimlere, kuşlara ve gezegenlere bakarak karar almayı bırakalı çok oldu.

Ancak her şeye rağmen, bu modern zamanlarda, bu telefonlara gömülü başlarımızın arasında, bunca yoğunluğun içinde de birisi çıkıp diyor ki: “Gökyüzüne bak, meteor yağmuru var.”

Bu cümleyle kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakıyoruz. Bazen de sadece ve sadece yılda bir kez olan o muhteşem anı yaşamak için şehrin en karanlık sahiline konuşlanıyoruz. Sadece kayan yıldızlar için... (Onlar birer yıldız elbette. Işıl ışıl, büyülü, dilekleri gerçek yapan birer yıldız. Kimse bizi onların kapkara taşlar olduğuna ikna edemez.)

Herkesin dikkati kısa bir süreliğine gökyüzüne çevriliyor. O nasıl derlesek toplasak bilemediğimiz, sürekli dağılmasından şikayet ettiğimiz, bizden teklifsizce çalınan dikkatimiz gökyüzünün çağrısına kayıtsız kalamıyor.

O gece herkes dikkatle gökyüzüne bakıyor. Dilek tutuyor. Bir geceliğine de olsa senkronize oluyor. Herkes ortak bir ritme kapılıyor. Gündelik yaşamın ayrıntıları bir anlığına unutuluyor, akış kesintiye uğruyor. Herkes kolektif bir huşu içinde aynı anda heyecanlanıyor, hayatı yeniden seviyor. Herkes tekrar neşeye kavuşuyor.


Yıllar önce Assos’a çadır kampına gitmiştim, meteor yağmurunu izleyecektim. Meteor yağmurundan birkaç gün öncesiydi. Bir gece çadırımdan çıkıp zeytin ağaçlarının arasından düşmemeye çalışaraktuvalete giderken uyku sersemi, gözlerim yarı açık bir an gökyüzüne baktım. Muazzam bir korkuyla kafamı eğdiğimi hatırlıyorum. Çok korkmuştum. Gökyüzünden korkmuştum ve bu duyguya çok ani yakalanmıştım.

Elimi uzatsam tutabileceğim kadar yakınmış gibi görünen gökyüzündeki yıldızların çokluğu beni dehşete düşürmüştü. Ertesi gün izleyeceğim gökyüzüne gecenin bir yarısı hazırlıksız yakalanmıştım. Gökyüzü beni, ben hiçbir şey yapmıyorken de orada tüm muhteşemliğiyle var olmasıyla dehşete düşürmüştü. Milyonlarca yıldızın altında, zeytin ağaçlarının arasında, cırcır böceklerinin sesiyle doğada apaçık, öylece ve savunmasız kalmak kendimi küçücük hissettirmişti.

Belki de huşu tam da burada başlıyor işte: Dünyanın bizim bakışımızdan, telaşımızdan ve hayatımızdan bağımsız olarak orada durduğunu bir anda fark ettiğimiz yerde. Dev benliklerimizin böyle milyonlarca yıldız altında bir anda ezilivermesi biraz kalbimizi kırsa da sanki bir yandan da içimizi rahatlatıyor. Çok büyük görünen "ben" kafanı kaldırıp devasa bir gökyüzüne baktığında birkaç dakikalığına küçülüveriyor. Ferahlatıcı, şifalı bir küçüklük hissi…

Zamanla, gökyüzüyle ve yeryüzüyle yaşanan bu deneyim tarif edilmesi güç ve ezici derecede yoğun. Aynı zamanda insana muazzam bir canlılık veriyor. Yaşanan şey öylesine derin ki onu tek seferde bütünüyle kavramak mümkün değil. Günler sonra bile üzerine düşündüğüm, hayret etmeyi sürdürdüğüm bir deneyim. O gün Assos’ta kapıldığım dehşet bir yana. İşte bu hayrete bayılıyorum(z).

Peki hepimizin aynı anda deneyimlediği, yılda bir kez yaşanan, ansızın karşımıza çıkıveren böylesi nadir doğa olaylarında bize ne oluyor diye soruyorum kendime.

Çok uzağa gitmeden, sadece bu birkaç ay içinde yaşananları düşünelim: Yakın zamanda İstanbul’da Anadolu Yakası’nın üzerini komple kaplayan gökkuşağı, ne kadar gökkuşağı olabilirse o kadar gökkuşağıydı ve renkleriyle büyülendik resmen... Hemen fotoğrafladık, sosyal medyada paylaştık. Temmuz ayında İstanbul’da gördüğümüz o devasa, büyülü bulutlara ne demeli peki? Şov yapmışlardı resmen. Ya Ay, Venüs ve Jüpiter’in hizalanması? Tam günbatımı saatlerinde beliren gezegenler bize neyi hatırlatmıştı? Peki ya Haziran ayında Boğaz’ın turkuaz mavisi? Kırlangıçların göçü, Yaren Leylek’in gelişi? Hayat çok güzel bir yer oluvermedi mi şimdi, doğru söyleyin, Boğaz’da yunusları gördüğümüzde.

Hepsine durduk baktık. Çocuksu bir sevinç ve merakla kafamızı gökyüzüne çevirdik. Telefonlarımızı çıkarıp bu anı ölümsüzleştirmek, paylaşmak istedik. Sırf Boğaz’ın mavisini görmek için hafta sonu Emirgan’a indik. Avrasya Tüneli’ni kullanmaktan vazgeçip biraz daha fazla trafiği göze alarak köprüden geçtik. Anadolu Yakası’nın üstündeki gökkuşağını görünce sevdiklerimizi aradık onlar da hemen gökyüzüne baksın diye. Meteor yağmurunu izlemek için en yakın tepeye çıktık. Arkadaşlarımızı toplayıp, termoslara çayımızı doldurup, üzerimize şallarımızı alıp en karanlık vadilere kaçtık.

Düşünün ki İstanbul gibi kaotik bir kentte sabah işe gitmek için hınca hınç dolu bir metrobüstesiniz. Tam köprüden geçerken Boğaz’ın o sıra dışı rengi için metrobüsteki herkes kafasını aynı anda cama çeviriyor… Bunu kaçıramazdık. İşte dünyanın küçük mucizelerinden biri. Ve bunun çok romantik bir adı olabilirdi: Aynı anda dünyaya bakmak.

Nano Banana Pro 2 aracılığıyla hazırlanmıştır.

Aynı anda dünyaya bakmanın neşeli ve birleştirici bir yanı var. Birkaç dakika önce birbirimiz için sadece birer yabancı olan insanlar, aynı şeye hayret etmeye başlıyor. Yanındaki yabancıyla konuşmana bile gerek yok, onun da senin baktığın yere baktığını bilmek yetiyor. Birbirimize bakarak değil birlikte üçüncü bir şeye bakarak bağ kuruyoruz.Fransız sosyolog Émile Durkheim 1912 yılında bize “kolektif coşkunluk” (collective effervescence) kavramını kazandırmıştı. Durkheim insanların ortak bir deneyim etrafında bir araya geldiklerinde ortaya çıkan o görünmez toplumsal bağı gözlemlemişti. Huşu kolektif bir hale dönüştüğünde insan devasa bir bütüne eklemlenme hissini deneyimler demişti. Yanında duran yabancıyla aynı anı paylaşırken aradaki tüm sosyal, kimliksel ve bireysel duvarlar aniden şeffaflaşırdı.

Kolektif huşunun sürprizi de tam burada işte: Aynı anda iki ayrı yöne bağlanırız. Bir yandan başımızı kaldırdığımızda bizden çok daha büyük, çok daha kadim bir şeye - gökyüzüne, mevsime, doğaya, evrene - bağlanırız. Diğer yandan başımızı indirdiğimizde yanı başımızdaki insana... Biri bizi ferahlatıcı bir hisle küçültür diğeri yalnız olmadığımızı hatırlatır. İnsan insanla en yalın yerinden aynı hayrete düşebilen canlılar olarak bağ kurar.

Düşünür Byung-Chul Han modern insanın sürekli bir koşturmaca ve performans baskısı içinde "zamansızlaştığını" söyler. Ortak ritüeller ve gökyüzüne bakma anları ise zamanı sabitleyen, ona bir durak kazandıran nadir sığınaklardır. Han’ın bahsettiği o "zamanın kokusu" tam da burada saklıdır:
Durmak, bakmak ve bir toplulukla birlikte o anın içinde sabitlenmek.

Bizi aynı anda sevindiren şeyler yalnızca görkemli ve büyüleyici oldukları için güçlü değil. Gündelik hayatın birbirinden kopardığı dikkatimizi kısa süreliğine aynı noktada topladıkları için güçlü. Nadir, geçici ve kontrolümüz dışında oldukları için güçlü. Binlerce ayrı hayatı birkaç dakikalığına ortak bir zamana sokmayı başardığı için. Modern hayatın doğrusal ritmine karşı gökyüzünün ve mevsimlerin döngüsel ritmine kulak vermemizi sağladığı için. Zamanı saatlerle ölçmeyi bırakıp “şimdinin” içine yerleşmemizi sağladığı için güçlü.

Yaşamı bize yeniden sevdirdiği için. Neşemizi bir anlığına geri verdiği için…

Bu sene meteor yağmurunu izlerken yüzlerce insan birlikte büyülendik, dilekler tuttuk. Hepimizin dikkati aynı yerdeydi. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir karar vermeden, hiçbir yere yetişmeden sadece baktık. Gündelik hayattaki dikkatimizin kar odaklı algoritmalar ve sermaye tarafından her gün sistemli olarak gasp edildiğini Johann Hari çok güzel göstermişti bizlere. İşte bu yüzden bir gece yarısı her şeyi bırakıp gökyüzüne bakmayı ve Boğaz’ın turkuazıyla büyülenmeyi savunacağız elbette. Çünkü kolektif neşe ve hayret hala bir direniştir. Bizi sürekli kaygıya, gelecek korkusuna ve tükenmişliğe hapsetmek isteyen bir sisteme karşı aynı anda dünyaya bakmak “yaşamı ve birbirimizi yeniden sevme” ısrarıdır. Şimdiki zamanın içine yerleşmek ve o anı neşeyle sahiplenmektir.

Sürekli işlevselleştirilmiş hale gelmiş dikkatimizi, bizim dışımızda gelişen, kontrolümüz dışı ve beklenmedik bir güzellik birkaç dakikalığına ele geçiriyor. Her şeyin veri haline geldiği bir çağda, dünyanın tüm sırrının çözüldüğünü düşündüğümüz modern kibrimize karşı doğa bize “ben buradayım” diyor: Bize kontrol edemediğimiz, öngöremediğimiz, sipariş edemediğimiz ve satın alamadığımız bir evrenin içinde yaşadığımızı hatırlatıyor. Yetişkinliğin ciddiyeti, kontrol deliliği ve mesafe zırhı birkaç dakikalığına düşüyor. Geriye sadece büyülenmiş gözlerle gökyüzüne hayretle bakan çocuklar kalıyor. Bu çocuksu ele geçirilişe teslim olmak o kadar lezzetli ki…

***
Yürürken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya
bizimdir! diye konuşuyorlardı aralarında sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da.
Sümüklüböcekleri okumalı.
İlhan Berk - Akşama Doğru
***

Derin Bakış Bülteni her pazar e-posta kutunda

Teşekkür ederiz!
Oops! Bir şeyler ters gitti.

Asla spam email atmayacağız.

Neler bulacaksın 👇

10+ haftanın gündemi

2+ yaşam seçkisi

1+ Scrolli'de öne çıkanlar