Blog
Explore the latest trends, techniques, and tips to enhance your blogging skills and engage readers more effectively.

İnsanın büyük yanılgılarından biri, kendi “gelişimini” doğrusal bir hat üzerinde değerlendirmek olsa gerek. Örneğin, geçmişte düştüğü bir hataya artık düşmediğinde, bir alışkanlığı terk ettiğinde ya da sınır çizmekte zorlandığı bir konuda daha dik durmaya başladığında bir hat üzerinde “ilerlediğini” düşünmeye meyleder. Oysa yaşamın kendisi gibi insan da çok boyutlu bir varlıktır; öyle ki benliğimizi bir kişilikten ziyade bir “mekân” olarak tahayyül etmek dahi mümkündür. Ancak “gelişim” gösteren yanımız genellikle bilinçli varlığımız olduğundan, benliğimizi de bir “kişi” olarak tasavvur eder ve öyle yaşarız. Bu unsur, tarih boyunca farklı geleneklerde ruh, ego vb. adlarla adlandırılmıştır. Üstelik Freud’un da dikkat çektiği gibi, ego “kendi hanesinin efendisi” dahi değildir. Ego kendisini zihnin egemen ve şeffaf bir merkezi olarak algılar; algılama, karar verme ve hatırlama gibi işlevleri yerine getiren “şey” olarak görür. Fakat psikanalize göre bu bir yanılgıdır: Ego, kabaca bilinçdışı dürtülerimizi ve içgüdüsel yönümüzü ifade eden ve anlık doyuma yönelen “id” ile toplumsal otorite, vicdan ve ideal benliği ifade eden “süperego” etmenleri arasında sıkışmıştır. Üstelik kendi hanesinde olup bitenlerin çoğu zaman farkında değildir; düşünce ve davranışlarımızı belirleyen çoğu unsur, hanenin karanlıkta kalan taraflarında iş görür ve ego tarafından tam olarak gözlemlenemez.
Kapak Görseli: Paul Reid
Bu unsurların tamamını barındıran iç mekânımızda ortaya çıkan bir aksaklığın farkına varıp onarmayı başardığımızda elbette mekânın genel kalitesinin arttığını söylemek mümkündür; sonuçta eskisinden daha düzenli bir hâle geldiğini hissederiz. İç çatışmalarımız azalır, çelişkilerimiz çözüme ulaşmış gibi görünür. Fakat bunu doğrusal bir “ilerleme” olarak görmemek gerekir.
Psikanalizde libido kavramıyla ifade edilen yaşam gücümüz, yeni bir kaynak açılmadığı sürece sınırlı olduğundan, kendine özgü bir “ekonomiye” tabidir. Aynısı, bilincimizin tek akçesi sayabileceğimiz dikkatimiz için de geçerlidir. Bilinç, dikkat tüketir. İç dünyamızda bir şeyleri onarmaya kalktığımızda, dikkatimizi belirli bir tarz ve miktarda tahsis etmek zorunda kalırız. Ne var ki burada aşırıya kaçtığımız takdirde aynı mekânda başka aksaklıkların oluştuğunu fark etmeyebiliriz. Başka bir deyişle, bir sorunu çözdüğümüzü zannederken bizden dikkat bekleyen diğer konuları ihmal edip bastırarak iç dünyamızı fark etmediğimiz biçimlerde yoksullaştırma riskiyle karşı karşıya kalabiliriz. Örneğin, yaşadığı nahoş olaylar sonucunda “sınır çizmeyi” öğrenmeye çalışan bir kişiyi düşünelim. Bu meseleye gereğinden fazla dikkat verdiği takdirde tüm olayları bu perspektiften değerlendirmek durumunda kalacağından, sınırlarını belirtmesine gerek olmayan durumlarda dahi sınır koymaya çalışarak ötekiyle ilişki kurma kapasitesini zayıflatıyor olabilir. Diğer yandan, ötekini yok sayarak tüm dikkatini kendine yönelten bir kişi de dünyanın “hayhuyundan” sıyrıldığını düşünürken her şeyin kendisinden ibaret ve kendisi için var olduğunu zanneden bir benmerkezciliğin labirentinde kaybolabilir. Görmezden gelinerek bastırılan, benliğimizin karanlık odalarına kapatılan arzular ise daha fazla şiddet üretebilir.

Labirent, özellikle mitlerdeki hâliyle Minotor’un Labirenti, bastırılan arzunun ortadan kalkmayıp benliğin karanlık bölümlerinde yaşamını sürdürmesini anlatan güçlü bir mitolojik örnektir. Hikâyeyi kısaca hatırlamamız gerekirse:
Girit Kralı Minos, taht kavgası sonucunda meşruiyetinin bir nişanesi olarak kurban edilmek üzere, deniz tanrısı Poseidon’dan denizden bir hayvan çıkarmasını ister. Poseidon da denizden olağanüstü güzellikte, bembeyaz bir boğa çıkarır. Minos, bu boğayı kurban etmesi gerekirken güzelliğine kapılıp sürüsüne katar ve onun yerine alelade bir boğayı kurban ederek Poseidon’u aldattığını zanneder. Aldatıldığını anlayan Poseidon, Minos’u doğrudan cezalandırmaz; kralın eşi Pasiphae’de beyaz boğaya karşı dayanılmaz bir arzu uyandırır.
Beyaz boğa ile birleşme arzusunu gerçekleştirmek isteyen Pasiphae, Atinalı mucit Daidalos’tan yardım ister. Daidalos, Pasiphae’nin içine yerleşebileceği bir inek figürü yapar; Pasiphae bu yapının içinde boğanın ilgisini çekmeyi başarır. Birleşmelerinden, insan bedeninde boğa başı taşıyan bir varlık doğar; meşhur Minotor böyle dünyaya gelir.
Minos, hem utanç verici niteliği hem de vahşiliği nedeniyle iktidarına tehdit oluşturan bu varlığı saklamak ister. Bu amaçla Daidalos’tan, içinden çıkmanın imkânsız olacağı bir yapı, yani bir labirent inşa etmesini talep eder. Minotor da bu labirentin merkezine kapatılır. Bu sırada Kral Minos’un oğlu Atina’da ölür ve Atinalıları bundan sorumlu tutan Minos, Atina’ya savaş açar. Yenilgiye uğrayan Atinalılar ağır bir bedel ödemek zorunda bırakılır; bundan böyle Atinalı genç erkek ve kadınlar belirli aralıklarla Labirent’e bırakılarak Minotor’a yem edilecektir.

Hikâyenin devamında Atina Kralı Aigeus’un oğlu Theseus, Minotor’u öldürüp Minos’un kızı Ariadne’nin verdiği ip yumağının yardımıyla yolunu bularak Labirent’ten çıkmayı başarır. Ancak mitin bir varyantına göre dönüş yolunda, kendisini kurtaran Ariadne’yi Naksos Adası’nda terk eder ve zaferinin coşkusuyla babasına verdiği sözü unutur. Siyah yelkenlerle yola çıkmadan önce, zafer kazandığı takdirde beyaz yelkenlerle döneceğine dair babasına söz vermiştir. Fakat yelkenlerini değiştirmeden geri döner. Siyah yelkenleri gören babası Aigeus, oğlunun öldüğünü zannederek denize atlayıp intihar eder; Ege Denizi’nin adının da buradan geldiği rivayet edilir.
Bu hikâyede verilen sözlerin tutulmaması, bedelini ötekilerin ödediği bir dizi trajediyle sonuçlanır. Minos’un başına gelenler, hırslarına gem vuramamasının bir sonucu iken Theseus’un trajedisi daha ilginçtir. Theseus, Labirent’teki canavarı öldürmüş, Atinalı gençleri kurtarmış ve görevini başarıyla tamamlamıştır. Bu bakımdan “ilerlediğine” kuşku yoktur. Ne var ki aynı yolculuk, Ariadne’nin geride bırakılması ve babası Aigeus’un ölümüyle sonuçlanır. Miti bu bağlamda okuduğumuzda, bir sorunu çözmeye yönelttiği dikkat, başka bir sorumluluğun ihmal edilmesini engelleyemez. Theseus, zorlu Labirent’ten zaferle çıkmayı başarsa da bu zafer hayatının bütününe yayılmaz.
İnsanın ilerlediği yanılgısı da bununla bağlantılı olarak düşünülebilir. Labirentin bir bölümünde yol aldıkça onun bütünüyle aramıza mesafe koyduğumuzu sanırız. Ancak benlik, ilerledikçe arkamızda bırakabileceğimiz düz bir koridor değildir. Yazının başında ifade etmeye çalıştığım gibi, aynı anda ikamet ettiğimiz pek çok bölümden oluşur. Bir yanımızda karanlıklar dağılırken başka bir yanımız ihmal edilebilir; bir alışkanlık geride bırakılırken başka bir çatışma veya çelişki derinleşebilir. Bu nedenle “gelişmek”, içimizdeki her türlü aksaklığı sırayla ortadan kaldırıp nihayet çıkışa ulaşmaktan ibaret değildir. Bundan ziyade, dikkatimizi bir yöne çevirirken hangi yönlerimizi karanlıkta bıraktığımızın daha fazla farkına varmak, kendi içimizde göremediklerimizin ayak seslerini duymayı öğrenmek anlamına gelir.
Asla spam email atmayacağız.
Neler bulacaksın 👇
10+ haftanın gündemi
2+ yaşam seçkisi
1+ Scrolli'de öne çıkanlar
