2024 tarihli Draghi Raporu, Birliğin rekabetçiliğini ve inovasyon üretme kapasitesini aşındıran yapısal sorunları olabildiğince berrak biçimde teşhis etmişti: yavaş karar alma, parçalı pazarlar, teknoloji yatırımlarına yeterince yönelmeyen sermaye piyasaları, yüksek enerji maliyetleri, ölçeklenemeyen teknoloji şirketleri ve giderek ağırlaşan düzenleyici yük… Avrupa, kimi zaman kendisini rekabette dezavantajlı konuma düşürecek kadar düzenlemeden duramayan teknokratik bir yapılanma. Avrupa aynı zamanda kendi düzenleyici yükünü hafifletmeye çalışıyor; Komisyonun sadeleştirme gündemi de bu rekabetçilik arayışının bir parçası. Ve fakat hikâyenin bundan sonraki bölümü daha ilginç olacak.
Çünkü Avrupa’nın kendi pazarı için koyduğu kurallar, o pazara erişmek isteyen şirketlerin iş yapış biçimini de şekillendiriyor. Kıta, küresel ölçekte tanınan “euro-savvy” unicorn yaratmakta zorlanırken kural setleri üretmekten çekinmiyor. Üstelik bu kurallar çoğu zaman Avrupa sınırlarında da kalmıyor.
Avrupa’nın yumuşak gücünü de besleyebilen bu düzenleyici etkinin literatürdeki adı “Brussels Effect”. Kavram 2012’de Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörü Anu Bradford tarafından ortaya atıldı. Avrupa Birliği’nin uluslararası bir uzlaşıya ihtiyaç duymadan kurallarını piyasa mekanizmaları üzerinden küresel standartlara dönüştürebilme kapasitesini tarif ediyor. Bradford’ın analizinde bu etki, büyük ölçüde Avrupa’nın kendi iç pazarını düzenlemesinin amaçlanmamış bir yan ürünü olarak ortaya çıkıyor.