Ayşegül Şensoy
Barcelona uzun yıllardır benzersiz güzelliği, Gaudí’nin dehasıyla şekillenen mimarisi ve tarihî dokusuyla anılıyor. Şehrin dışarıdan görünen yüzünde sıra dışı binalar, Akdeniz’e açılan caddeler, canlı meydanlar ve hiçbir düzene bütünüyle boyun eğmeyen yaratıcı bir enerji var.
Fakat Barcelona’nın daha az görünen başka bir yüzü de dikkat çekiyor.
Dönüştürülen eski sanayi yapılarında ve kentin farklı mahallelerine yayılan merkezlerde, tarih ile ekonomik geleceği buluşturan kendine özgü bir şehir yaklaşımı gelişiyor. Barcelona yalnızca dünyanın dört bir yanından yetenekli insanları çekmek istemiyor; bu insanların eğitim, istihdam, girişimcilik ve topluluklar üzerinden şehir ekonomisinin üretken bir parçası hâline gelmesini sağlayacak altyapıyı da kuruyor.
Bugün “talent mobility”, yani yetenek hareketliliği, şehirlerin ve ülkelerin rekabet gücünü belirleyen temel başlıklardan biri.
Artan göç hareketleri, yaşlanan Avrupa nüfusu, dijitalleşme ve yeni nesillerin genişleyen coğrafi ve zihinsel sınırları, şehirler arasında stratejik bir yetenek yarışını beraberinde getiriyor.
Artık yalnızca sermayeyi çekmek yeterli değil. Şehirlerin doğru yeteneğe ulaşması, bu yeteneğin gelişmesini desteklemesi ve insanlara uzun süre kalabilecekleri bir yaşam ve aidiyet alanı sunması gerekiyor.
Bu yarışta başarı, bilinen modelleri tekrar etmekten çok, şehrin kendi karakterine uygun bir yaklaşım geliştirmekten geçiyor.
Dubai bu rekabeti hızlı karar alma, sermaye, regülasyon ve küresel bağlantılar üzerinden yürütüyor. İsviçre güven, uzmanlaşma ve kurumsal istikrarla ilerliyor. Barcelona’nın modeli ise yetenek politikasını eğitim, kamusal hizmetler, kent yaşamı, sosyal ekonomi ve topluluklarla birleştiriyor.
Barcelona’nın görünmeyen sermayesi belki de tam olarak burada yatıyor.
Şehir, yeteneği yalnızca dışarıdan çekilecek sınırlı bir insan kaynağı olarak değil; eğitimle, güvenle, kamusal kurumlarla ve topluluklarla geliştirilebilecek ortak bir kapasite olarak görüyor.
Bir kişinin mesleğini değiştirebilmesi, bir göçmenin becerilerini yerel ekonomiyle buluşturabilmesi, teknoloji alanında çalışmak isteyen bir gencin eğitime ulaşması veya bir kadının girişim fikrini sürdürülebilir bir şirkete dönüştürmesi aynı ekonomik yaklaşımın parçaları olarak ele alınıyor.
Barcelona, yetenek hareketliliği, kapsayıcılık ve girişimcilik etrafında kurduğu söylemi yalnızca konferans salonlarında bırakmıyor; bu fikirleri kurumlara, eğitim modellerine, çalışma alanlarına ve topluluk yapılarına dönüştürüyor.
Bu yaklaşımın dikkat çekici örneklerinden biri Suara Cooperative.
Suara, sosyal hizmetler, sağlık ve bakım alanında faaliyet gösteren büyük bir kooperatif. Ancak kurumun yaklaşımı, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu demografik dönüşümü erkenden okuyan daha stratejik bir düşünceye dayanıyor.
Avrupa yaşlanıyor. İnsan ömrü uzarken doğum oranları düşüyor; yalnız yaşayan, günlük desteğe veya profesyonel bakıma ihtiyaç duyan insanların sayısı artıyor.
Bu dönüşüm yalnızca sağlık ve sosyal güvenlik sistemleri üzerinde baskı yaratmıyor. Evde bakım, yaşlı desteği, yardımcı sağlık hizmetleri ve bağımlı bireylere yönelik bakım alanlarında giderek büyüyen bir nitelikli personel ihtiyacı da doğuruyor.
Merkez bu ihtiyacı yalnızca çözülmesi gereken sosyal bir problem olarak görmüyor. Onu eğitim, istihdam ve ekonomik değer üretilebilecek stratejik bir alana dönüştürüyor.
Kurum bakım hizmetleri sunarken, bu alanlarda çalışacak personelin yetiştirilmesine yönelik uygulamalı eğitim ve mesleki gelişim programları da yürütüyor. Böylece yeni bir meslek edinmek veya iş gücü piyasasına katılmak isteyen insanlarla gelecekte büyümesi beklenen bakım personeli ihtiyacı aynı sistem içinde buluşturuluyor.
Üstelik bu model klasik bir personel tedarik şirketi üzerinden değil, çalışan katılımını ve toplumsal faydayı merkeze alan kooperatif yapısıyla kuruluyor.
Suara örneği Barcelona’nın yaklaşımına ilişkin önemli bir ipucu veriyor: Şehir yalnızca bugünün popüler sektörlerine değil, demografik değişimin yarın yaratacağı ihtiyaçlara da hazırlanıyor.
Suara gelecekteki iş gücü ihtiyacını gösterirken, bir diğer örnek Barcelona Activa bu yaklaşımın daha geniş bir kent politikasına nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Barcelona Belediyesi’nin yerel ekonomik kalkınma ajansı olan Barcelona Activa’yı klasik bir istihdam merkezi olarak tanımlamak yetersiz kalır.
Kurum; iş arayanları, kariyer değiştirmek isteyen profesyonelleri, girişimcileri ve büyümek isteyen şirketleri eğitim, danışmanlık, iş eşleştirme, finansmana erişim ve profesyonel ağlarla buluşturuyor.
Belediye kendisini yalnızca ruhsat veren, yatırımcılara alan açan veya ekonomik faaliyetleri düzenleyen bir otorite olarak konumlandırmıyor. İnsanların ekonomik hayata katılabilmesi için gerekli becerileri, bağlantıları ve fırsatları oluşturan aktif bir aktör olarak hareket ediyor.
Barcelona Belediyesi, Barcelona Activa üzerinden yeni serbest çalışanların ilk yıl giderlerini hafifletmek amacıyla belirli koşullarda 4 bin avroya kadar destek sağlayabiliyor.
Kadın girişimcilere ve profesyonellere yönelik LIDERA programları da sembolik bir kapsayıcılık başlığı değil. Mentorluk, profesyonel gelişim, bağlantı kurma ve kadın liderliğini destekleyen sürekli bir altyapının parçası.
Bu modelin politik açıdan önemli yanı, yeteneği doğuştan gelen ve sınırlı bir kaynak olarak görmemesi.
Birçok şehir yetenek stratejisini dünyanın en iyi mühendislerini, girişimcilerini ve yatırımcılarını çekmek üzerine kuruyor. Barcelona ise dışarıdan nitelikli insanları davet ederken, hâlihazırda şehirde yaşayan fakat fırsatlara erişemeyen insanların kapasitesini geliştirmeyi de aynı ekonomik stratejinin parçası hâline getiriyor.
Başka bir ifadeyle şehir yalnızca yetenek ithal etmiyor; yetenek üretiyor.
Piyasada kendiliğinden oluşmayan fırsat eşitliğini kamusal altyapıyla desteklemeye çalışıyor.
Coworking mekânları Barcelona’nın gündelik dokusunun bir parçasına dönüşmüş durumda. Eski sanayi binalarında, mahalle aralarında, teknoloji bölgelerinde ve ana caddelerde sürekli yeni bir çalışma veya buluşma alanıyla karşılaşılıyor.
Şehre yeni gelen bir profesyonel için ilk topluluk, genç bir girişimci için ilk iş ağı, küçük bir şirket için ilk ofis ve uluslararası yetenekle yerel ekonomi arasındaki ilk temas noktası olabiliyorlar.
Barcelona, insanların yalnızca çalışabileceği değil; bilgiye, ilişkilere, mentorlara ve fırsatlara erişebileceği çok sayıda ara alan yaratmış durumda. Kapsayıcılık böylece politik bir kavram olmaktan çıkıp şehir içinde fiziksel olarak görünür hâle geliyor.
Factoría F5 gibi yapılar da bu altyapının başka bir katmanını oluşturuyor. Geleneksel üniversite ve eğitim sistemlerinin dışında kalmış kişilere teknoloji sektörüne girebilecekleri alternatif yollar sunuluyor.
Böylece teknoloji yeteneği yalnızca seçkin üniversitelerden mezun profesyonellerle sınırlandırılmıyor. Doğru eğitim ve erişim imkânı sağlandığında, daha geniş toplumsal kesimlerin dijital ekonomiye katılabileceği kabul ediliyor.
Avrupa’nın birçok ülkesinde göç tartışması giderek daha sert biçimde güvenlik, sınırlar ve kimlik üzerinden yürütülüyor.
Ortada belirgin bir çelişki var: Bir tarafta yaşlanan nüfus, bakım hizmetlerinden teknolojiye kadar büyüyen iş gücü açıkları ve nitelikli çalışan ihtiyacı; diğer tarafta yükselen göç karşıtı söylemler bulunuyor.
Barcelona bu çelişkiyi çözmüş değil. Ancak göç ve yetenek hareketliliğini yalnızca kontrol edilmesi gereken bir nüfus hareketi olarak görmek yerine, eğitim ve istihdam politikalarıyla ekonomik kapasiteye dönüştürülebilecek bir gerçeklik olarak ele alıyor.
Şehir, göç tartışmasını yalnızca ahlaki bir savunma alanından çıkararak ekonomik ve toplumsal bir tasarım meselesine çeviriyor.
Gelen insanların hangi becerilere sahip olduğu, bu becerilerin nasıl tanınacağı, yerel şirketlerle nasıl buluşturulacağı ve yeni gelenlerin profesyonel ağlara nasıl dahil edileceği soruluyor.
Bu yaklaşım göçün yaratabileceği sorunları inkâr etmiyor. Ancak yeni gelenleri pasif bir maliyet kalemi veya yalnızca ucuz iş gücü olarak görmek yerine, doğru koşullarda ekonomik ve toplumsal değer üretebilecek aktörler olarak konumlandırıyor.
Barcelona’nın yaklaşımı yalnızca sosyal bir deney değil. Şehrin ekonomik yapısında teknoloji, yaratıcı endüstriler, uluslararası hizmetler ve dijital yetenek giderek daha fazla ağırlık kazanıyor.
Barcelona ekonomisi 2024 yılında yüzde 3,8 büyüdü. Bu oran aynı dönemde Katalonya, İspanya ve Avrupa Birliği büyümesinin üzerindeydi. Şehrin ekonomik büyüklüğü reel olarak pandemi öncesi seviyenin yüzde 8,8 üzerine çıkarak yaklaşık 107,7 milyar avroya ulaştı.
Dijital profesyonel sayısı ise 2025’te 135.890’a yükseldi. Bu çalışanlar Barcelona’daki profesyonel nüfusun yüzde 6,5’ini oluşturuyor.
Barcelona ve çevresinde 203 aktif teknoloji merkezi bulunuyor. Bu merkezlerin ekonomik etkisi 4,1 milyar avroyu, doğrudan istihdamı ise 46 bin kişiyi aşmış durumda.
Bu veriler kapsayıcı politikaların tek başına ekonomik büyüme yarattığını kanıtlamaz. Ancak kamusal eğitim, uluslararası yetenek çekimi, teknoloji merkezleri ve girişimcilik altyapısının birbirini beslediğini gösteriyor.
Yetenek hareketliliğinin ekonomik değeri, insanlar şehre vardığı anda değil; yerel şirketlerle, eğitim kurumlarıyla, yatırımcılarla ve topluluklarla üretken bir ilişki kurduklarında ortaya çıkıyor.
Avrupa’nın büyük şehirleri arasında sermaye, teknoloji şirketleri, girişimciler ve nitelikli insan kaynağı için sert bir rekabet var.
Londra küresel finansın ve derin sermaye piyasalarının sağladığı ölçekle öne çıkıyor. Paris merkezi devlet kapasitesini yapay zekâ, deep-tech ve araştırmaya yönlendiriyor. Berlin yaratıcı kültürü ve uluslararası topluluğuyla yetenek çekiyor. Lizbon ise iklimi, yaşam kalitesi ve yabancı girişimcilere sunduğu çekim alanıyla Güney Avrupa’nın güçlü merkezlerinden biri hâline geliyor.
Barcelona’nın avantajı, bu şehirlerin hiçbirini doğrudan kopyalamaya çalışmaması.
Londra kadar büyük bir finans merkezi veya Paris kadar güçlü bir merkezi devlet projesi değil. Lizbon gibi yaşam kalitesini ve Akdeniz karakterini kullanıyor; ancak stratejisini yalnızca dijital göçebeleri ve yabancı girişimcileri davet etmek üzerine kurmuyor.
Barcelona’nın farkı, güzelliğini, dışarıdan yetenek çekmeyi şehir içinde kapasite üretme politikasıyla birlikte yürütmesi.
Şehir başka bir rekabet alanı açıyor: İnsanların yalnızca çalışmak için geldiği değil, kendilerini bir ekosistemin parçası olarak görebildiği bir merkez olmak.
Bu nedenle Barcelona’nın görünmeyen sermayesi yalnızca sahip olduğu nitelikli insan sayısı değil; bu insanların birbirleriyle, kurumlarla ve şehirle ilişki kurabilme kapasitesi.
Elbette Barcelona’nın modeli kusursuz değil.
Artan kiralar, kısa dönemli kiralamalar, turizm baskısı ve yerel gelirlerle küresel profesyonellerin alım gücü arasındaki fark, şehrin kapsayıcılık iddiasını her gün yeniden sınava tabi tutuyor.
Barcelona’nın içinde yer aldığı geniş destinasyon, 2025 yılında 26,1 milyon turist ve 56 milyon geceleme ağırladı. Turizmin ekonomik etkisi 14 milyar avroyu geçti.
Bu büyüklükte bir ziyaretçi ekonomisi gelir ve istihdam yaratırken konut, ulaşım, mahalle yaşamı ve kamusal alanlar üzerinde de ciddi baskı oluşturuyor.
Bir şehrin yabancı yeteneğe ne kadar açık olduğu kadar, mevcut sakinlerinin o şehirde yaşamaya devam edip edemediği de kapsayıcılığın ölçüsüdür.
Barcelona’nın gerçek sınavı bu nedenle yalnızca daha fazla insan çekmek değil; uluslararası profesyonelleri ve sermayeyi davet ederken yerel halkın barınma ve kent yaşamına erişim hakkını koruyabilmek.
Şehrin açıklığı yalnızca dışarıdan gelenler için tasarlanan bir avantaja dönüşürse, Barcelona’nın görünmeyen sermayesi zamanla kendi toplumsal temelini zayıflatabilir.
Yine de şehir önemli bir şeyi anlamış görünüyor: İnovasyon yalnızca yeni teknolojiler geliştirmek değildir. İnsanların ekonomik ve toplumsal hayata katılabileceği yeni yollar tasarlamak da politik inovasyonun kendisidir.
Barcelona’nın avantajı kendi tarihinden, politik kültüründen ve kent dokusundan hareket etmesi. Türkiye’nin de kendi güçlü yanlarına dayanan özgün yetenek ve inovasyon modelleri geliştirmesi gerekiyor.
İstanbul genç nüfusu, üniversiteleri, girişimcilik ekosistemi, yaratıcı endüstrileri ve Avrupa, Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ile Orta Asya arasındaki konumuyla güçlü bir potansiyele sahip. Ankara savunma ve yazılımda, İzmir sürdürülebilirlik ve yaratıcı endüstrilerde, Antalya turizm teknolojileri ve uzaktan çalışanlarda, Gaziantep ise üretim ve sınır ötesi ticarette kendi modelini geliştirebilir.
Türkiye’nin temel sorunu yetenek eksikliği olmayabilir. Asıl sorun, bu yeteneğin eğitim, iş dünyası, girişimcilik, yerel yönetimler ve uluslararası ağlar arasında yeterince kolay hareket edememesi.
Tartışma çoğunlukla gençlerin ve yeteneklerin neden yurtdışına gittiği sorusu etrafında ilerliyor. Oysa ayrılan yetenekle bağın nasıl korunacağı, başka ülkelerden gelen profesyonellerin yerel ekonomiye nasıl dahil edileceği ve kariyer değiştirmek isteyen insanların yeni sektörlere nasıl taşınacağı da aynı ölçüde önemli.
Barcelona’nın verdiği temel ders, bu meselelerin yalnızca merkezi hükümet politikalarıyla çözülemeyeceği. Yerel yönetimler, üniversiteler, şirketler, kooperatifler ve topluluklar da doğrudan rol üstlenebilir.
Türkiye’nin yeni teknopark binaları kadar mevcut kurumlar arasındaki bağlantıları güçlendirmeye ihtiyacı var. Ücretsiz yeniden eğitim programları, yaygın çalışma alanları, kadın girişimcilere uzun vadeli destekler ve uluslararası profesyoneller için tek noktadan hizmet merkezleri bu dönüşümün başlangıç araçları olabilir.
Yetenek bir şehirde bulunabilir. Ancak doğru kurumlar, güven ilişkileri ve erişim kanalları yoksa ekonomik sermayeye dönüşmüyor.
Barcelona’nın görünür zenginliğinin arkasında, şehri geleceğe hazırlayan daha sessiz bir yapı gelişiyor.
Jane Jacobs’ın söylediği gibi, şehirler herkese bir şey sunabilir; ancak bunu yalnızca herkes tarafından yaratıldıklarında başarabilir.
Barcelona’nın önündeki asıl soru da bu: Dünyanın farklı bölgelerinden insanları çekmeye devam ederken, geleceğini bütün sakinleriyle birlikte kurabilecek mi?
Akdeniz’in geleceği yalnızca sermayenin nereye gittiğiyle değil, yeteneğin nerede kendine yer bulabildiğiyle şekillenecek.

© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş
