Çoğumuz, hayatımızın bir noktasında, gerçekten aidiyet hissedip hissedemeyeceğimizi ve buna nasıl erişebileceğimizi kendimize sormuşuzdur. Aidiyet bize sunulacak bir şey midir yoksa onu bizzat arayıp bulmamız mı gerekir? Günümüzde her türlü bağlantı parmak uçlarımızda olsa da yaşadığımız derin yabancılığın huzursuzluğu azalmak yerine artıyor. Bu mesele karşısında sunulan cevaplara erişebilmemize rağmen ya sunulan cevapları benimsemekte ya da kendi cevaplarımızı üretmekte zorlanıyoruz.
Aslında bu huzursuzluk insanlık tarihinde yeni bir olgu değil. Günümüzde, kendi koşullarımızda hissettiğimiz huzursuzluk uzak bir geçmişte, farklı coğrafyalarda, farklı dillerle teşhis edilmişti. Bugün ise beklemediğimiz yerlerde, astrolojinin ani yükselişinde, “evrenden beklenen mesajlarda,” evrenin dehşetengiz sessizliğinde bir ses bulma hasretinde yeniden yüzeye çıkıyor. Bunların her biri, farkında olmadan, kendilerinden çok daha eski bir meseleye cevap vermeye çalışıyor.
Günümüzden yaklaşık iki bin yıl kadar önce, Mısır’daki İskenderiye dolaylarında ruhsal arayışa giren bir grup insan, başta yeni Kilise olmak üzere dönemin dinsel kurumlarının sunduğu cevapları kabul etmeyerek bu meselenin bir veçhesine farklı bir cevap vermişlerdi. Bugün onlara “Gnostikler” diyoruz. Gnostikler, adlarını Grekçe “bilgi” anlamına gelen gnosis teriminden alırlar. Modern çağda anladığımız bilgiden farklı olan bu bilgi türü, Gnostikler için veriden ziyade daha sezgisel, içedönük bir bilme halini simgeliyordu; ruhu maddedeki zincirlerinden kurtarabilecek bir bilme haliydi. Ruhun hâlihazırda hakikatin bilgisini haiz olduğunu fakat bunu unuttuğunu ifade eden, dolayısıyla bilmenin aslında hatırlamak olduğunu savunan Platon, birkaç yüzyıl önce Gnostiklerin yolunu açmıştı. Bu kavrayışı benimseyen Gnostikler, bunu tastamam bir “kurtuluş” sistemine dönüştürdüler. En etkili öğretmenlerinden biri olan Valentinus, Roma’da neredeyse Hristiyanlığın başat kolu haline gelecek kadar taraftar toplamıştı. Fakat nihayetinde bu hareket sapkınlık damgası yiyerek yeraltına inmek zorunda kaldı.
Gnostiklere göre görünen dünya tanrısallıktan uzak bir hatanın sonucuydu. Bu dünyanın mimarı, erişilmez ve bilenemez olan gerçek Tanrı değil, daha düşük mertebeli ve cehalet içindeki bir demiurgos,yani yarı tanrıydı. Yaşadığımız dünya, Tanrı’nın bilgeliğini simgeleyen Sophia’nın başına buyruk hareket etmesi sonucunda ortaya çıkan, aslan başlı ve yılan vücutlu Yaldabaoth tarafından kurulmuştu. Cehaletin karanlığında doğduğu için kendi kökeninden haberdar olmayan Yaldabaoth, kusurlu bir dünya kurarak kendisini tek tanrı ilan etmişti. İnsanlar gerçek ilahi kıvılcımı benliklerinde taşımalarına rağmen bu kıvılcım maddede hapis kalmıştı ve insanlık, nereden geldiğini ve nereye yönelmesi gerektiğini unutarak ıstırap halinde yaşıyordu.
Kilise kurucularının sapkınlık suçlamasıyla gördüğü baskıların ardından zayıflayan bu harekete ve öğretisine dair bildiklerimizin çoğunu, 1945 yılında Nag Hammadi bölgesinde gömülen eski metinlerin tesadüfen bulunmasına borçluyuz. Bunların en önemlilerinden biri olan Thomas İncili’ne göre “kendi içimizde olanı” açığa çıkarmak bizi kurtaracak, aksi ise mahvımıza yol açacaktır. Bu anlamda kurtuluş, yeni bir bilgi edinmekten ziyade hatırlamak anlamına gelir. Kısacası, benliğimiz söz konusu olduğunda dışarıdan bir yardım yoktur.
Kurumsal Hristiyanlık insanlığın başlıca sorununu günahkârlık sayıp bunun çaresini İsa’nın fedakarlığında vücut bulan inançta görürken, Gnostikler için asıl mesele gnosis’in çare olacağı unutuştu. Bu bakış açısından İsa, bir kurtarıcıdan ziyade bir öğretmendi, uyanışın habercisiydi. İnanç bir başlangıç olsa da asıl amaç bilgiydi, zira ruhu zincirlerinden ancak bilgi kurtarabilirdi.
Hans Jonas, The Gnostic Religion kitabında bu yapının bizim çağımıza ne kadar benzediğini ortaya koyarak önemli bir çalışmaya imza atmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse Gnostisizm katı bir düalizmi esas alır: Bir tarafta bütünüyle öteki niteliği taşıyan bilinemez bir Tanrı, diğer tarafta ise heimarmene denen baskıcı, zorlayıcı bir kaderin yönettiği evren yer alır. Bu kader, insanın sahipsizliğine hükmeden tiranlar olarak görülen “yıldızlar” tarafından idare edilir. Agnosia denen cehalet, bu kozmik düzenin özüdür. Hans Jonas’a göre modern nihilizm, aynı yabancılaşmayı başka bir yoldan miras alır. Nietzsche, aynı çöküşü “Tanrı öldü” ilanıyla duyurur: Binyıllardır anlam ve değerleri temellendirerek bir arada tutan ana merkez, modern çağda yerinden edilmiştir. Geriye kalan ise, bir zamanlar Platon’un İdealarının haysiyet kazandırdığı ahenkli bir kozmos fikrinden uzakta, ilahi niteliğinden arındırılmış, Heidegger’in terimleriyle seçmediği ve tasarlamadığı bir dünyaya “fırlatılmış” insanın varoluşu, yani Dasein’dır. İnsan, varoluşumuza kayıtsız bir madde yığını olarak karşımıza çıkan bu dünyada bir yabancıdır. Sartre ise bu terk edilmişliği ümitsiz bir özgürlük olarak görür: Önceden verilmiş bir öz yoksa her şey serbesttir ve insan, kendisiyle ve kendisinden ne yapıyorsa odur: Eylemlerimize olumlu veya olumsuz yanıt verecek bir kozmik düzenden artık söz edilemez. Dolayısıyla, iki farklı yüzyılda çok benzer bir teşhisle karşılaşırız: varoluşumuz karşısında ister hasmane ister kayıtsız olsun, yurt edinemediği bir evrenden yabancılaşmış bir benlik söz konusudur.
Bu noktada, günümüzde “spiritüellik” adı altında pişirilenlerin ne kadarının bu iki geleneğin talebini üstlenmeden bu teşhisten kaçmaya çalıştıklarını fark etmek önemlidir. Astroloji, heimarmene denen yazgıyı neredeyse aynı şekilde devreye sokar: Her ne kadar tiranlıktan ziyade “rehberlik” söylemi kullanılsa da bu yaklaşıma göre mizacımız, zamanlamamız, yazgımız, kısacası varlığımız yine “yıldızlar” tarafından idare edilir. Astrolojik doğum haritaları bu “yazgının” hafifletilmiş halidir, her sabah milyonlarca insanın göz gezdirdiği astroloji uygulamalarının algoritmalarında heimarmene çalışır. “Evrenden mesaj var” söylemi ise yukarıda ifade ettiğim teşhisten kaçışın bir başka yolu olarak görülebilir: Sanki aksini istediğimizde öyle olması mümkünmüş gibi, mesnetsiz bir erekselliği, modern çağda ortaya çıkan anlamsız evren anlayışının arka kapısından sessizce sokmaya çalışır. Bu söylemler, gerçek teşhisle yüzleşmek yerine durumu yumuşatarak daha “narkotik,” daha konforlu bir hale getirmektedir. Bunun politik yansımaları ise başka bir yazının konusu.
Toparlamak gerekirse Gnostikler, yaşadıkları ağır yabancılaşma duygusuna gnosis ile cevap vermişlerdi. Varoluşçular ise bizzat müellifi olma sorumluluğunu üstlendikleri mahzun bir özgürlük fikriyle karşılık verdiler. Belki bize kalan, boyun eğeceğimiz yeni bir yazgı ya da yeni bir mit kurmak yerine, her iki geleneğin işaret ettiği daha zorlu seçeneği üstlenmektir: araya konforlu bir hikâye eklemeden benliğimiz ve varoluş ile doğrudan ve dürüstçe yüzleşmek ve şayet yapabilirsek, bizde uyandırdığı husumet veya kayıtsızlık duygularının ötesine geçerek doğanın kendisine yeniden bakmanın bir yolunu bulmak.