Eski Yunan kültüründe “aşk tanrısı” olarak bildiğimiz hâliyle pek çok sanat eserine konu olan ve tutkulu bir isteme hâlini ifade eden Eros, esasen bir duygudan çok daha fazlasıdır. Her ne kadar kişinin kendinde olmayana, yani eksik olana yönelmesini ifade etse de iştah veya basit arzuların ötesine geçen bir niteliği ve yapısı vardır. Platon’un kaleme aldığı
Şölen
(
Symposion
) diyaloğu, Eros’un bu niteliği ve yapısına dair tespitleri açısından büyük önem taşır. Bu metinde, Sokrates’in “sevgi meselelerinde kendisinin öğretmeni” olarak övdüğü rahibe Diotima, doğru şekilde yönlendirilen bir arzunun tenden başlayarak hakikate ulaşabileceği bir “merdiveni” tarif eder. “Eros’un merdiveni” olarak bilinen bu merdivenin amacı ölümsüzlük iken basamakları tırmanmamızı sağlayan vasıta ise güzelliktir. Diotima’ya göre Eros, her şeyden önce, uyandırdığı histen daha kalıcı bir şey doğurmak ister ve eğitilmiş bir arzu güzelliği doğru bir şekilde tecrübe ederek “ölümsüz” yani “kalıcı” bir hakikatin bilgisine erişebilir.
Hikâyeye göre Eros, Poros (Beceriklilik) ile Penia’nın (Yoksulluk) oğludur. Annesinden noksanlığı, babasından ise cesaret ve beceriklilikle her zaman bir yol bulma özelliğini miras alır. Bu özelliğiyle ne tam ne noksan olan Eros, faniler ile ölümsüzler, cehalet ile bilgelik, çirkinlik ile güzellik arasında asılı kalmıştır. Bu itibarla doğası gereği bir philosophos, bilgeliğin sevgilisi, yani filozoftur. Zira Şölen’de belirtildiği gibi bilgeler aradıkları bilgiye ulaştıklarından felsefe yapmaya ihtiyaç duymazlar, cehalet içindekiler ise noksanlıklarının farkında değildirler. Dolayısıyla felsefe, bilgelik ile cehalet arasında, tam da Eros’un yaşadığı yerde icra edilir: farkında olunan bir noksanlıktan tamlığa erişme çabasıdır.
Diotima’ya göre bu erişme çabasının en önemli amacı ölümsüzlüktür. Faniler ölüme yazgılı olduğundan, Eros onları “doğurmaya” yönlendirir; zira bir fani ölümsüzlüğe bundan fazla yaklaşamaz. Buna göre her varlık bedeninde veya ruhunda gebe olup bu gebelik ancak güzelliğin (ahengin) aracılığıyla gerçekleşebilir. Gebeliğini bedeninde taşıyanlar bedenlere yönelip çocuk dünyaya getirerek doğururken, ruhunda taşıyanlar (filozoflar, şairler ve yasa koyucular) ise bilgelik, erdem, şiir ve yasalar üretirler. Bu açıdan güzellik, arzunun bir süsü değil, doğumun aracısıdır.
Şölen’de âşık, Eros’un tensellikten tinselliğe yükselen merdivenini bu saikle tırmanmaya başlar. Gençliğinde tek bir bedenin güzelliğini tecrübe ederek tüm bedenlerde ortak olan güzelliğe, bedenlerin güzelliğinden ruhların, yasaların ve kurumların güzelliğine, oradan da bilimlerdeki güzelliğe doğru ilerler; ta ki güzellik ile hakikat, güzel olanların tamamını aşıp Güzelliğin kendisi yani İdeası ile birleşene kadar. Fakat güzelliğin hakikatini ifade eden bu İdea, uzanıp elimizle tutabileceğimiz bir şey değildir; insan yalnızca kendisini onun belirişine açabilir veya hazırlayabilir. Bu hakikat tasnif edilemez, bildiğimiz herhangi bir kategoriye uymaz. Bu yolda en sağlam adımlarla yürüyen Sokrates’in kendisi de aynı şekilde tarif edilir: Hakikatin kendisi gibi tasnif edilemeyen, hiçbir kategoriye sığmayan (atopos), kendini hakikate açarken çevresindekileri de buna maruz bırakan bir figürdür. Nitekim Atina’yı yönetenler de onunla ne yapacaklarını bilemeyip nihayetinde idama mahkûm etmişlerdir.
Şölen’den yaklaşık iki bin beş yüz yıl sonra içinde yaşadığımız çağa baktığımızda, arzu, aşk ve cinsellik etrafında üretilen söylemlerde güzellik ve Eros’un bu felsefi yönünün yerinde yeller esiyor. Günümüzde sınırsız seçenek ve uyaran çeşitliliğinin ortasında zincirlerinden ve sınırlarından bütünüyle kurtulup “özgürleşmiş” görünenarzu, Platon’un kendini aşarak hakikat merdivenlerini tırmanan eros’undan ziyade, her şeyi aynılaştıran, eşitleyen ve farkı ortadan kaldıran bir mekanizmanın boyunduruğu altında can çekişiyor. Burada,Freud’un terimleriyle, organize ederek bağ kuran, kendinden büyük yapılara ve birliğe yönelen yaşam güdüsü Eros’tan ziyade, tekrara, çözülmeye, dağılmaya yönelen Thanatos’un yani “ölüm güdüsünün” işlediğini görüyoruz. Zira arzu artık güzelliğin biricikliğinden yola çıkıp birliğe ulaşmak yerine, Byung-Chul Han’ın tabiriyle “aynının cehennemini” tekrar etmekten memnun görünüyor.
Eros’un Istırabı’nın (Metis, 2019) yazarıByung-Chul Han’a göre günümüzde aşk, Başka’nın başkalığına müsamaha gösteremeyen bir “başarı toplumunda” boğulmuş durumda. Arzulanan kişi, bir karşılaşmanın biricik koşulları yerine, tıpkı bir market reyonunda yan yana dizilmiş ikame ürünler gibi bir ihtiyaç listesine göre değerlendiriliyor. Han’ın tabiriyle aşk, olumsuz bir anlamda “pozitif” hâle geliyor: Performans buyruğu altında ezilen, sürtüşmesiz, çıkıntısız, direnç gösteren her türlü unsurdan arındırılmış bir alışverişe dönüşüyor. Başkalığından mahrum bırakılan öteki ise bu alışverişte yalnızca bir uyaran rolüne bürünebiliyor. Burada, tüm bu erişim kolaylığında, yakınlığın başlıca koşulu olan mesafenin aşındığını görüyoruz. Bu mesafenin aşınması, boyun eğmeyen, teslim olmayan bir başkalıkla karşılaşmanın yarattığı sürtüşmenin, direncin, “negatifliğin” sağladığı yaşam gücünü de zayıflatıyor. Burada, Alkibiades’in büyük bir sevgiyle bağlı olduğu Sokrates’i tarif ederken kullandığı “atopos,” yani ele avuca gelmeyen, tasnif edilemeyen, kategorilere sığmayan ifadesi başka bir anlam bulur: Ötekiyle, onun başkalığını koruyan bir mesafeden ilişki kurma kabiliyetine de işaret eder. Zira yine Han’a göre günümüzün başlıca düşünme biçimi olan hesaplamaya dayalı, veri odaklı düşünme, “atopik Başka’nın” direncinden bütünüyle yoksundur ve bunun bir sonucu olarak aşk, salt bir duyumsallığa indirgenerek herhangi bir katalog maddesine dönüşmektedir.
Başladığımız noktaya dönersek, güzellik ve aşk “atopik” niteliğini ya da başkalığını yitirdiğinde artık “doğumdan” söz edemeyiz. Günümüzde eros’un zaferi gibi görünen sonsuz erişim, sonsuz uyarılma ve sonsuz “pozitiflik,” esasında eros’un kılığına bürünmüş thanatos’a daha yakın görünüyor: bağ kurmayan, kendini aşma becerisinden mahrum bir aynılığın sonsuz tekrarına. Diğer yandan, Eros’un yalnızca sürekli mahrumiyet içinde yaşayan Penia’nın değil, her zaman bir yol bulan cesur ve becerikli Poros’un da oğlu olduğunu unutmamak gerek. Zira her ne kadar çağımızda baskılanmış olsa da Eros’un bu yönü her birimizde var olmaya devam ediyor. Belki de burada bir nostaljiye kapılmaktan ziyade, Poros’un mirasını takip ederek tasnif edilemeyen ve kategorize edilmeye direnen, “atopik” yönlerimizi diri tutmayı ve ötekinin başkalığını koruyarak gerçek karşılaşmalara kendimizi açmayı öğrenebiliriz.