Dördüncü boyut: Her şeye ulaşabildiğimiz bir çağda göremediğimiz yön
Eylül 2026'nın son haftasında sosyal medyada kısa bir video dolaşmaya başladı. Görüntüde bir anne geyik ve yavruları ormanlık bir alanda yürüyordu; ancak izleyicinin gördüğü şey sıradan bir yürüyüş değildi. Hayvanların her adımı ekranda silinmeden kalıyor, geyikler yürüdükçe arkalarında kendi bedenlerinden oluşan, zamanın içinde uzanan kıvrımlı bir iz bırakıyordu. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı karede yan yana duruyordu.
Videoyu hazırlayan bilgisayarlı görü uzmanı Bilawal Sidhu, paylaşımını "Uzay ve zaman 4D olarak yeniden kuruldu" ifadesiyle sundu ve izleyicilere bir soru yöneltti: Daha yüksek boyutlardaki varlıklar bizi böyle mi görüyor? Sidhu'nun yöntemi, konum bilgisi taşıyan sıradan bir videonun her karesini üç boyutlu bir sahneye dönüştüren ve "Gaussian splatting" adı verilen bir bilgisayarlı görü tekniğine dayanıyordu. Video YouTube'da 2 milyonu aşkın kez izlendi; Sidhu'nun kendi ifadesiyle internet bir anda "felsefi bir hâl aldı." Kimi izleyiciler videoyu özgür irade ile kader tartışmasına bağladı, kimileri Kurt Vonnegut'un Mezbaha No. 5 romanındaki, insanları zamanın dışından bakıldığında bebeklikten yaşlılığa uzanan "büyük kırkayaklar" olarak gören Tralfamadorlu uzaylıları hatırladı.
Videonun bu kadar ilgi görmesinin ardında ilginç bir yanlış anlama da yatıyordu. Sidhu'nun "4D" dediği şey, üç boyutlu uzaya zamanın eklenmesiyle oluşan bir görselleştirmeydi; yani bilim insanlarının "dördüncü uzamsal boyut" dediği şeyle ilgisi yoktu. Endonezce yayımlanan bir astrofizik bülteninde videoyu ele alan yazı da sorunun görüntülerde değil, onlardan çıkarılan sonuçlarda olduğuna dikkat çekti; videonun geçmişin, şimdinin ve geleceğin aynı anda var olduğunu ya da kehanetlerin doğrulandığını gösterdiği yorumları, bilimin söylediklerinin çok ötesine geçiyordu.
Yine de bu yanlış anlama, belki de en az doğrusu kadar anlamlı. Neredeyse her sorunun cevabının bir arama uzaklığında olduğu, gezegenin her köşesinin uydu görüntüleriyle haritalandığı ve yapay zekânın saniyeler içinde açıklamalar ürettiği bir çağda, milyonlarca insan hâlâ göremediği bir yönü merak ediyor. Dördüncü boyut, her şeye ulaşabildiğimiz bir dünyada ulaşamadığımız birkaç şeyden biri olarak kalmaya devam ediyor. Bu merakın nereden geldiğini anlamak içinse yaklaşık bir buçuk asır geriye, iki boyutlu bir dünyada yaşayan bir kareye dönmek gerekiyor.
Düzlemler ülkesi
Bir an için yalnızca enin ve boyun var olduğu bir dünyada yaşadığınızı düşünün. Bu dünyada "yukarı" diye bir yön yok; evler, insanlar ve sokaklar bir kâğıdın yüzeyine çizilmiş şekillerden ibaret. Bir gün düzleminizi üç boyutlu bir küre delip geçiyor. Siz onu bir küre olarak göremiyorsunuz; önce birdenbire beliren bir nokta, ardından büyüyen, sonra yeniden küçülüp kaybolan bir daire görüyorsunuz. Size yaşadığınız şeyin bir küre olduğu anlatılsa bile bunu zihninizde canlandıramıyorsunuz, çünkü dünyanızda o yönün kendisi yok.
İngiliz öğretmen ve din adamı Edwin A. Abbott, 1884'te "A. Square" takma adıyla yayımladığı Düzlemler Ülkesi'nde (Flatland) tam olarak bu deneyimi anlattı. Kitap, ilk bakışta Viktorya dönemi İngiltere'sinin katı toplumsal hiyerarşisini hicveden bir hikâyeydi; düzlemde kadınlar çizgi, işçiler üçgen, soylular ise çok kenarlı şekiller olarak yaşıyordu. Ancak kitabın asıl kalıcı mirası, okura daha yüksek boyutları düşünmenin en sezgisel yolunu öğretmesi oldu. Düzlemdeki kare kendi dünyasının ötesindeki üçüncü boyutu hayal edemiyorsa, belki de biz de içinde yaşadığımız üç boyutun ötesindeki bir yönü göremiyorduk.
Bu soru, aradan geçen yaklaşık bir buçuk asırda hiç eskimedi. Bugün sosyal medyada dönen, kendi içine katlanıyormuş gibi görünen hiperküp animasyonları ve dördüncü boyutu "görmeyi" vaat eden videolar, Abbott'ın karesinin sorduğu soruyu yeni bir kuşağa yeniden soruyor: Göremediğimiz bir yön olabilir mi?

Tesseract ve Hinton'ın renkli küpleri
Dördüncü boyutu hayal etmenin en bilinen yolu, aslında bir benzetme zincirine dayanıyor. Bir noktayı bir yöne kaydırdığınızda bir çizgi elde ediyorsunuz; çizgiyi ona dik bir yöne kaydırdığınızda bir kare, kareyi bu kez üçüncü bir dik yöne kaydırdığınızda bir küp. Aynı işlemi bir adım daha ileri götürüp küpü, içinde yaşadığımız üç yönün hepsine dik dördüncü bir yöne kaydırdığınızda ortaya çıkan şekil hiperküp. Bu şeklin bugün en çok bilinen adı ise "tesseract".
Kelimeyi ilk kez kullanan kişi, İngiliz matematikçi ve yazar Charles Howard Hinton'dı. Oxford Sözlüğü'ne göre Hinton bu kelimeyi 1888'de yayımlanan A New Era of Thought adlı kitabında kullandı; dördüncü boyuttaki iki yeni yön için de "ana" ve "kata" adlarını önerdi. Hinton, matematiksel mantığın kurucularından George Boole'un kızı Mary Ellen Boole ile evliydi ve bu yakınlık, onun düşüncelerinin Boole ailesinin matematik çevresinde yayılmasını sağladı. Hinton'ın kitabının yayımlanma sürecini, kendisi yurt dışındayken, baldızı ve dört boyutlu geometri üzerine çalışmalarıyla tanınan Alicia Boole Stott yürüttü.
Hinton için dördüncü boyut yalnızca soyut bir geometri problemi değildi. Ona göre insan zihni doğru egzersizlerle bu yönü sezebilecek bir kapasiteye sahipti. Bu amaçla geliştirdiği renkli küpler, okurların her bir yüzü ve kenarı farklı renklerle işaretlenmiş küp setlerini zihinlerinde ezberleyip birleştirerek hiperküpün yapısını "görmelerini" amaçlıyordu. Hinton'ın 1904'te yayımlanan The Fourth Dimension adlı kitabı bu egzersizleri ayrıntılı biçimde anlatıyordu; bu küpler kısa süre içinde yalnızca matematik meraklılarının değil, ruhçuluk seanslarına katılanların da ilgisini çekti.
Hinton'ın hayatı da fikirleri kadar sıra dışıydı. 1883'te sahte bir isimle ikinci bir evlilik yaptığı ortaya çıkınca iki eşlilikten mahkûm oldu, öğretmenlik yaptığı okuldan ayrılmak zorunda kaldı ve sonunda ABD'ye yerleşti. Orada Princeton Üniversitesi'nin beyzbol takımı için barutla çalışan, topu farklı hızlarda ve falsolu atabilen bir atış makinesi tasarladı. Ancak onun asıl mirası, dördüncü boyutu kültürün ortak dağarcığına sokan o tek kelime oldu.

Bir fikrin biyografisi: Seans odalarından kübist tuvallere
Dördüncü boyut fikri, 19. yüzyılın sonunda bilim ile inancın beklenmedik bir biçimde kesiştiği bir dönemde yayıldı. Bu kesişmenin en dikkat çekici örneklerinden biri, Leipzig'de yaşandı. Alman astrofizikçi Johann Karl Friedrich Zöllner, 1877'nin Kasım ve Aralık aylarında evinde Amerikalı medyum Henry Slade ile bir dizi seans düzenledi. Zöllner'in iddiasına göre Slade, uçları mühürlenmiş iplere düğüm atabiliyor, kapalı kutulardaki paraları çıkarabiliyordu; Zöllner bunu ruhların dört boyutlu varlıklar olduğunun kanıtı olarak yorumladı ve deneylerini 1878'de yayımlanan Transcendental Physics adlı kitabında anlattı.
Ancak bu iddialar kısa sürede ciddi itirazlarla karşılaştı. Seanslardan birine katılan psikolog Wilhelm Wundt, deney koşullarının yetersiz olduğunu belirtti ve tahtalara yazılan Almanca mesajlardaki dil bilgisi hatalarının, İngilizce konuşan bir medyum için şüphe uyandırdığına dikkat çekti. Sonraki yıllarda pek çok araştırmacı ve illüzyonist, Slade'in kullanmış olabileceği hileleri ortaya koydu; bilim yazarı Martin Gardner da Zöllner'in sahne hilelerine dair bilgisinin son derece sınırlı olduğunu yazdı. Yine de bu tartışma, dördüncü boyut fikrinin bilimsel bir kavram olmanın ötesinde, görünmeyen dünyaya dair bir metafora dönüşmesini hızlandırdı.
Aynı fikir, birkaç on yıl sonra Paris'teki avangart sanat çevrelerinde yeni bir karşılık buldu. Fransız matematikçi Esprit Jouffret'nin 1903'te yayımladığı ve dört boyutlu nesnelerin üç boyutlu uzaya nasıl yansıtılacağını gösteren dört boyutlu geometri üzerine kitabı, sanat tarihçisi Linda Dalrymple Henderson'ın araştırmalarına göre Picasso'nun çevresindeki matematikçi Maurice Princet aracılığıyla ressama ulaştı. Henderson, Picasso'nun 1910'da yaptığı Ambroise Vollard portresindeki parçalanmış yüzeylerle Jouffret'nin kitabındaki çizimler arasında bağlantılar kurdu; bu yorum bugün sanat tarihçileri arasında büyük ölçüde kabul görüyor. Şair Guillaume Apollinaire de 1913'te yayımladığı Les Peintres cubistes adlı denemesinde dördüncü boyutu kübizmin temel fikirlerinden biri olarak andı. Kübistler için dördüncü boyut, bir nesneyi aynı anda bütün yönlerinden görebilmenin, tek bir bakış açısının sınırlarını aşmanın bir yolu olarak öne çıkıyordu.
Bu dönemde dördüncü boyutun anlamı ise bilimin kendi içinde de değişmeye başladı. Albert Einstein'ın 1905'te yayımladığı özel görelilik kuramı ve ardından matematikçi Hermann Minkowski'nin 1908'de Köln'de verdiği ünlü konferans, uzay ile zamanın tek bir dört boyutlu yapının, uzay-zamanın parçaları olarak düşünülebileceğini ortaya koydu. Böylece fizikte "dördüncü boyut" denildiğinde çoğu zaman zaman kastedilmeye başlandı. Bu, Hinton'ın ve kübistlerin hayal ettiği dördüncü uzamsal yönden oldukça farklı bir fikirdi; ancak iki anlam kamuoyunun zihninde zaman zaman birbirine karıştı ve karışmaya da devam ediyor.
Fikir yirminci yüzyıl boyunca kültürün farklı katmanlarında yaşamayı sürdürdü. Salvador Dalí, 1954'te tamamladığı Corpus Hypercubus tablosunda çarmıhı açılmış bir hiperküp olarak resmetti; Robert A. Heinlein'ın bilimkurgu öyküleri ve Madeleine L'Engle'ın Zamanda Kıvrılma'sı (A Wrinkle in Time) tesseract kavramını genç okurlara taşıdı. 2014'te Christopher Nolan'ın Yıldızlararası (Interstellar) filminde ise tesseract, zamanın mekâna dönüştüğü bir oda olarak beyazperdeye yansıdı. Bugün sosyal medyada izlenen hiperküp videoları da bu uzun zincirin en son halkası.
Matematiğin en tuhaf boyutu
Dördüncü boyutun tuhaflığı yalnızca onu hayal etmenin zorluğundan kaynaklanmıyor; matematikçiler için de dört boyut, bilinen kuralların beklenmedik biçimde bozulduğu bir alan. Scientific American'da Eylül 2026'nın sonunda yayımlanan ve Manon Bischoff'un kaleme aldığı yazıda Stanford Üniversitesi'nden matematikçi Ciprian Manolescu, birçok teoremin dört dışındaki bütün boyutlarda geçerli olduğunu ve dördüncü boyutu bu kadar büyüleyici kılanın tam da bu olduğunu söylüyor.
Bu tuhaflığın en bilinen örneği, şekillerin birbirine nasıl dönüştürülebileceğiyle ilgili. Topolojide bir şekil yırtılmadan ve yapıştırılmadan bir diğerine dönüştürülebiliyorsa iki şekil aynı kabul ediliyor; bu dönüşümün köşe ya da keskin kenar oluşturmadan, "pürüzsüz" biçimde yapılması ise çok daha katı bir koşul. Matematikçi Michael Freedman'ın 1981'deki çalışmasından bu yana dört boyutlu uzayın bu açıdan benzersiz olduğu biliniyor: Dört boyutta, topolojik olarak sıradan uzayla aynı olan ancak ona pürüzsüz biçimde dönüştürülemeyen sonsuz sayıda "egzotik" şekil bulunuyor. Diğer boyutların hiçbirinde böyle bir durum görülmüyor.
Matematiğin en ünlü problemlerinden birinin son açık köşesi de yine dördüncü boyutta duruyor. Poincaré sanısının pürüzsüz sürümü dört dışındaki bütün boyutlarda çözüldü; örneğin yedi boyutta 28 farklı "egzotik küre" olduğu biliniyor. Dört boyutta ise bugüne kadar böyle bir egzotik küre bulunamadı, ancak var olmadığı da kanıtlanamadı. Bischoff'un aktardığına göre pek çok matematikçi, bu kürelerin var olduğunu düşünüyor. Böylece dördüncü boyut, yalnızca fizikçilerin aradığı bir yön değil, matematiğin kendi içinde de henüz haritası çıkarılamamış bir bölge olarak öne çıkıyor.
Bilim dördüncü boyuta ne kadar yaklaştı?
Bu noktada temel bir ayrımı netleştirmek gerekiyor. Fizikte bugün "ekstra boyutlar" adıyla tartışılan fikir, uzay-zamanın dört boyutuna eklenecek ve henüz hiçbir deneyle gözlenmemiş ilave uzamsal boyutlara karşılık geliyor. Bu fikrin kökleri de yüz yıl öncesine uzanıyor: Alman matematikçi Theodor Kaluza 1921'de, İsveçli fizikçi Oskar Klein ise 1926'da, beşinci bir boyut eklendiğinde kütle çekimi ile elektromanyetizmanın tek bir kuramda birleştirilebileceğini öne sürdü. Klein'a göre bu ek boyut, doğrudan algılanamayacak kadar küçük bir çembere kıvrılmış olabilirdi. Bugün sicim kuramının en bilinen sürümleri de evrenin toplamda on boyutlu olduğunu, ama fazladan altı boyutun gözlenemeyecek kadar küçük ölçeklerde kıvrıldığını varsayıyor.
Bu boyutlar gerçekten varsa, onları nasıl arayabiliriz? Yanıtlardan biri, kütle çekiminin çok kısa mesafelerde nasıl davrandığını ölçmekten geçiyor. Newton'ın kütle çekim yasasına göre iki cisim arasındaki çekim kuvveti, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak azalıyor. Eğer kütle çekimi küçük ölçeklerde ek boyutlara "sızıyorsa", bu yasanın çok kısa mesafelerde bozulması gerekiyor. Washington Üniversitesi'nden Eöt-Wash grubunun burulma terazisiyle yaptığı ve 2020'de yayımlanan deney, kütle çekiminin 52 mikrometreye kadar inen mesafelerde Newton'ın öngördüğü gibi davrandığını gösterdi; bu, insan saçının kalınlığından daha küçük bir ölçek. Araştırmacılar, bu ölçeğin altında kütle çekimi şiddetinde yeni bir etkileşimin bulunmadığını yüzde 95 güvenle 38,6 mikrometreye kadar dışladı.
Arayışı canlı tutan önerilerden biri de karanlık maddeyle ilgili. Harvard Üniversitesi'nden Cumrun Vafa, Miguel Montero ve Irene Valenzuela'nın 2022'de ortaya attığı "karanlık boyut" senaryosuna göre evrende yaklaşık bir mikron genişliğinde ek bir boyut bulunabilir ve evrenin erken döneminde oluşan, bu boyuta sızabilen "karanlık gravitonlar" karanlık maddeyi açıklayabilir. Quanta Magazine'in aktardığına göre Avusturya Bilimler Akademisi'nde bir araştırma grubu, kütle çekimini yaklaşık bir mikron mesafede ölçmeyi planlıyor. Ancak öneri bilim çevrelerinde temkinle karşılanıyor; Oxford Üniversitesi'nden Joseph Conlon, senaryonun dayandığı varsayımların oldukça iddialı olduğunu ve bunlara dair mevcut kanıtların zayıf kaldığını belirtiyor.
Laboratuvarda dördüncü boyuta en çok yaklaşılan an ise farklı bir yoldan geldi. Ocak 2018'de Nature dergisinde yayımlanan iki çalışmada, Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden Mikael Rechtsman'ın ekibi cama işlenmiş ışık kanallarıyla, Münih'teki Max Planck Kuantum Optiği Enstitüsü'nden Immanuel Bloch'un ekibi ise lazerlerle tutulan ultra soğuk atomlarla, dört boyutlu bir malzemede görülmesi beklenen "dört boyutlu kuantum Hall etkisini" taklit etmeyi başardı. Araştırmacılar bunu "sentetik boyutlar" adı verilen bir yöntemle gerçekleştirdi; yani gerçek bir dördüncü uzamsal yön yaratmadılar, dört boyutlu bir sistemin davranışını üç boyutlu dünyamızda bir simülasyon olarak ürettiler. Rechtsman, Shechtman'ın 2011 Nobel Kimya Ödülü'ne konu olan yarı kristallerin de daha yüksek boyutlu yapıların üç boyutlu uzaya düşen izdüşümleri olarak anlaşılabileceğini ve bu anlamda "gizli boyutlar" taşıyabileceğini hatırlatıyor.
Bu tablo, laboratuvarın bugün dördüncü boyut hakkında ne söylediğini oldukça net biçimde ortaya koyuyor. Bilim, dört boyutlu sistemlerin davranışını taklit edebiliyor ve ek boyutların hangi ölçeklerde bulunamayacağını giderek daha hassas biçimde belirleyebiliyor. Ancak içinde yaşadığımız uzayın dördüncü bir uzamsal yöne sahip olduğuna dair bugüne kadar hiçbir doğrudan kanıt bulunmuyor.
Dördüncü boyutu neden göremediğimiz sorusunun bir yanıtı da dışarıda değil, kafamızın içinde olabilir. İnsan beyni dünyayı üç boyutlu bir uzay olarak algılamak üzere evrimleşti; gözlerimize ulaşan iki boyutlu görüntülerden derinlik algısını inşa eden de yine beynin kendisi. Bu açıdan bakıldığında, ekranda dönen bir hiperküpü izlerken gördüğümüz şey, aslında dört boyutlu bir nesnenin değil, onun üç boyutlu gölgesinin iki boyutlu bir ekrandaki görüntüsü. Abbott'ın karesi gibi, biz de daha yüksek bir boyutu ancak kendi boyutumuza düşen izleri üzerinden kavrayabiliyoruz.
Öte yandan beynin kendi işleyişi, "boyut" kavramının bilimde ne kadar farklı anlamlar taşıyabileceğini de gösteriyor. İsviçre merkezli Blue Brain Projesi'nden araştırmacılar, Haziran 2017'de Frontiers in Computational Neuroscience dergisinde yayımlanan çalışmalarında, cebirsel topoloji adı verilen bir matematik dalını kullanarak sinir hücrelerinin bağlantı ağlarını inceledi. Birbirine tamamen bağlı nöron gruplarını geometrik nesneler olarak tanımlayan araştırmacılar, sıçan beyin dokusunun dijital rekonstrüksiyonunda yedi boyuta kadar uzanan on milyonlarca yapı, bazı ağlarda ise on bir boyuta kadar çıkan yapılar buldu. Projenin yöneticisi Henry Markram, bulguları "hiç hayal etmediğimiz bir dünya bulduk" sözleriyle değerlendirdi.
Bu çalışmanın sık sık "beyin on bir boyutta çalışıyor" başlıklarıyla aktarıldığını, ancak buradaki boyutların fiziksel uzayın ek yönleri olmadığını vurgulamak gerekiyor. Araştırmacıların kullandığı "boyut", bir ağın bağlantı karmaşıklığını tarif eden matematiksel bir ölçü. Bu ayrım, dördüncü boyut tartışmasının neden bu kadar kolay karıştığını da özetliyor: Aynı kelime, matematikte bir araç, fizikte bir hipotez, kültürde ise bir metafor olarak bambaşka anlamlar taşıyor.
.webp)
Simülasyonda mıyız?
Dördüncü boyut tartışmasının bugün en çok ilgi gören uzantılarından biri, gerçekliğin kendisinin daha yüksek bir düzlemde çalışan bir simülasyon olup olmadığı sorusu. Bu tartışmanın modern çerçevesini, Oxford Üniversitesi'nden filozof Nick Bostrom 2003'te yayımladığı "Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?" başlıklı makalesiyle çizdi. Bostrom, ileri bir uygarlığın atalarının çok sayıda gerçekçi simülasyonunu çalıştırabileceği bir dünyada, bizim de bu simülasyonlardan birinin içinde bulunma olasılığımızın göz ardı edilemeyeceğini savundu. Düzlemler Ülkesi'ndeki kare gibi, biz de kendi dünyamızın sınırlarının ötesini göremiyor olabilirdik.
Ekim 2025'te ise bu soruya tam ters yönden bir yanıt geldi. Kanada'daki British Columbia Üniversitesi Okanagan kampüsünden Mir Faizal, fizikçi Lawrence M. Krauss, Arshid Shabir ve Francesco Marino, Journal of Holography Applications in Physics dergisinde yayımlanan makalelerinde, evrenin bir simülasyon olamayacağını öne sürdü. Araştırmacılar, Kurt Gödel'in eksiklik teoremlerine ve ilgili sonuçlara dayanarak, gerçekliğin eksiksiz ve tutarlı bir tarifinin yalnızca hesaplamayla elde edilemeyeceğini, gerçekliğin en temel düzeyinin "algoritmik olmayan bir kavrayış" gerektirdiğini savundu. Faizal, üniversitenin açıklamasında bu sonucu "Dolayısıyla bu evren bir simülasyon olamaz" sözleriyle özetledi.
Bu iddianın bir deney sonucu olmadığını, matematiksel ve felsefi bir argüman olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Gödel'in teoremlerinden yola çıkarak insan zihninin ya da gerçekliğin hesaplanamaz olduğuna varan argümanlar, filozof John Lucas'ın 1961'deki ve fizikçi Roger Penrose'un 1989'daki çalışmalarından bu yana mantıkçılar ve felsefeciler arasında tartışılmaya devam ediyor. Bu nedenle Faizal ve ekibinin makalesi, simülasyon tartışmasını sona erdiren bir kanıttan çok, bu uzun tartışmaya eklenen yeni bir halka olarak okunabilir.
Gerçeklikten kaçışın yeni adresi
Dördüncü boyutun bu çağda yeniden gündeme gelmesinin ardında yalnızca bilimsel merak yatmıyor. Simülasyon tartışmaları, UFO'ların başka boyutlardan geldiğine dair iddialar ve sosyal medyada yayılan "boyut atlama" anlatıları, son yıllarda dördüncü boyutu giderek daha fazla bir kaçış kapısı olarak kullanıyor. Bu anlatıların ortak noktası, içinde yaşanan gerçekliğin tek gerçeklik olmadığı, onun ötesinde ya da yanında ulaşılabilecek başka bir düzlemin bulunduğu fikri.
Bu fikrin kökleri, dördüncü boyutun kendisi kadar eski. Hinton'ın düşünceleri, Rus yazar P. D. Uspenski'nin 1912'de yayımlanan Tertium Organum adlı kitabını derinden etkiledi; Uspenski, dördüncü boyutu insan bilincinin daha yüksek bir düzeye ulaşmasının anahtarı olarak gördü. Aynı dönemde teozofi hareketinin kurucularından Helena Blavatski'nin yedi "varoluş düzlemi" öğretisi, ruhçuluk çevrelerinde "astral düzlem" ve "eterik boyut" gibi kavramların yaygınlaşmasını sağladı. Böylece matematiksel bir soyutlama olarak doğan dördüncü boyut, kısa sürede ruhani bir dünyanın adı hâline geldi. Bugün internette yaygın biçimde dolaşan "3D'den 5D'ye geçiş" ya da "bilinç yükselişi" anlatıları da bu yüzyıllık geleneğin dijital çağdaki uzantısı olarak okunabilir; bu anlatılarda boyutlar, uzayın yönlerinden çok bilinç ve ruh hâllerine verilen adlar olarak kullanılıyor.
Benzer bir dönüşüm UFO tartışmalarında da görülüyor. Fransız asıllı araştırmacı Jacques Vallée, 1969'da yayımlanan Passport to Magonia adlı kitabında UFO gözlemlerinin dış uzaydan değil, bizimkiyle yan yana var olan paralel bir gerçeklikten kaynaklanabileceğini öne sürdü; bu "boyutlar arası UFO hipotezi", 2023'te ABD Kongresi'nde UFO'lara dair yapılan oturumların ardından sosyal medyada yeniden yaygınlaştı. Ancak bu iddiaların bilimsel bir karşılığı bulunmuyor. ABD Savunma Bakanlığı'na bağlı UFO inceleme ofisi AARO, Mart 2024'te Kongre'ye sunduğu ve 1945'ten bu yana yapılan bütün resmî incelemeleri kapsayan raporunda, dünya dışı bir teknolojinin doğrulanmış bir gözlemine dair hiçbir kanıt bulunmadığını ve bildirilen olayların büyük bölümünün yanlış tanımlanmış sıradan nesneler olduğunu açıkladı.
Kaçış anlatılarının belki de en dikkat çekici örneği ise "reality shifting", yani gerçeklik değiştirme akımı. Pandeminin ilk aylarında TikTok'ta hızla yayılan bu akımda kullanıcılar, meditasyon ve özel tekniklerle bilinçlerini başka evrenlere, çoğunlukla da sevdikleri kurgusal dünyalara taşıyabildiklerini anlatıyor. Psikolog Eli Somer ve meslektaşlarının 2021'de Current Psychology dergisinde yayımlanan çalışmasına göre akımla ilgili TikTok etiketleri Temmuz 2021 itibarıyla yüz milyonlarca, bazıları bir milyarı aşkın izlenmeye ulaşmıştı. Araştırmacılar, bu deneyimleri yoğun hayal kurma ve kendinden geçme eğilimiyle ilişkilendiriyor; deneyimin çoğu kişi için keyifli bir kaçış ya da stresle başa çıkma yolu olduğunu, ancak yalnızlık ya da sosyal kaygı gibi sorunlarla yüzleşmenin yerini aldığında zararlı hâle gelebileceğini belirtiyor. Bazı kullanıcıların içinde yaşadıkları gerçeklikten kalıcı olarak ayrılmak istediklerini ifade etmesi de araştırmacıların dikkat çektiği noktalar arasında.
Bu tabloda Eylül 2026'daki geyik videosuna yapılan yorumlar da yerini buluyor. Videoyu kehanetlerin ya da ölümden sonraki yaşamın kanıtı olarak gören izleyiciler, bilimsel bir görselleştirmeyi kendi anlam arayışlarının aracına dönüştürdü. Bu anlatıların hepsini aynı kefeye koymak doğru olmaz; bir kısmı inançtan, bir kısmı oyundan, bir kısmı ise derin bir yorgunluktan besleniyor. Ancak ortak noktaları dikkat çekici: Uzmanlara göre her şeyin ölçüldüğü, haritalandığı ve anında erişilebilir olduğu bir dünyada dördüncü boyut, insanların kendi gerçekliklerinin dışında bir yer hayal edebildiği nadir kavramlardan biri olarak öne çıkıyor.
Bu noktada belki de dördüncü boyutun asıl gücünün, bulunamamasında saklı olduğunu düşünenler de var. Bilgiye bu kadar kolay ulaşılabilen, haritası çıkarılmamış neredeyse hiçbir yerin kalmadığı bir çağda, cevabı bir arama uzaklığında olmayan sorular giderek azalıyor. Dördüncü boyut, bu azalan sorulardan biri olarak hâlen internetin merkezinde yerini kuruyor. Abbott'ın karesi, kendi dünyasının ötesinde bir yön olduğunu kabul ettiği anda yalnızca geometriyi değil, kendi sınırlarını da yeniden düşünmeye başlamıştı. Ekranlarında zamanın içinde uzanan bir geyik izini izleyen milyonlarca kişi de belki tam olarak bu duyguyu arıyor: Her şeyin bilindiği sanılan bir dünyada, hâlâ merak edilecek bir şeyin kalmış olduğunu.
