'AI Körlüğü': İnternetin yeni bağışıklık sistemi nasıl doğuyor?
Aralık 1998'de yayımlanan bir çalışma, internetin henüz emekleme döneminde olduğu yıllarda araştırmacıların beklemediği bir sonuç ortaya koydu. Benway ve Lane'in çalışmasında, bir web sitesinde önemli bir bilgiyi arayan kullanıcılar incelendi; aranan bilgiye giden bağlantı, sayfanın üst kısmına yerleştirilen büyük, kalın ve renkli bir bannerın içindeydi. Tasarımcıların mantığına göre sayfadaki en görünür alan, aranan bilginin bulunacağı ilk yer olmalıydı; sonuçlar ise bunun tam tersini gösterdi. Tasarım düşünürü Don Norman'ın Mart 1999'da aktardığına göre, bu göze batan bannerın aranan bilgiyi taşıdığını fark eden katılımcı nadirdi.
Literatüre "banner körlüğü" olarak geçen bu davranış, kullanıcıların reklama benzeyen her şeye karşı geliştirdiği bir tür savunma mekanizmasını tarif ediyordu; kullanıcılar, beklentilerine uymayan alanı tanıyor ve dikkatlerini oradan çekiyordu.
Aradan geçen yirmi sekiz yılda ekranları dolduran içeriğin niteliği tabii olarak köklü biçimde değişti. Merriam-Webster'ın 15 Aralık 2025'te yılın kelimesi olarak seçtiği "slop", yani sözlüğün tanımıyla genellikle yapay zekâ aracılığıyla çok miktarda üretilen düşük kaliteli dijital içerik, bu değişimin gündelik dile yansıyan karşılığı oldu.
Bu tablo, 1998'deki soruyu yeni bir biçimde gündeme getiriyor: İnternet kullanıcıları, bir zamanlar reklam bannerlarına karşı geliştirdikleri savunma refleksini bugün yapay zekâ içeriklerine karşı da geliştiriyor mu?
Bilinen kadarıyla akademik ve dijital ekonomiye ait literatürde "AI körlüğü" adıyla doğrudan ölçülmüş bir olgu bulunmuyor. Ancak son iki yılda farklı kurumların farklı açılardan yaptığı araştırmalar yan yana konduğunda, kullanıcıların yapay zekâ ürünü olduğunu düşündükleri içeriğe karşı bir tür bağışıklık geliştirdiğine dair bazı belirtiler mevcut.
Şüphe bile yetiyor
Araştırmacılara göre internetteki kullanıcılar; yapay zekânın yükselişiyle birilkte artık içeriğin kaynağına daha çok değer biçiyor. Yayıncılara reklam hizmeti veren Raptive şirketinin Ağustos 2025'te yayımladığı ve ABD'yi temsil eden 3.000 yetişkinle yaptırdığı araştırmaya göre katılımcılar, bir içeriğin yapay zekâ ürünü olduğundan şüphelendiğinde o içeriği yüzde 48 daha az güvenilir buluyor. Aynı katılımcılar şüphelendikleri içeriği yüzde 57 daha az özgün olarak değerlendiriyor ve onunla kurdukları duygusal bağ yüzde 60 zayıflıyor. Raptive'in veri stratejisinden sorumlu yöneticisi Anna Blender, katılımcıların yapay zekâ ürünü olduğunu düşündükleri içeriği, gerçekten öyle olsun ya da olmasın, güven ve özgünlük gibi ölçütlerde çok daha düşük puanladığını aktarıyor. Raptive'in reklam pazarında doğrudan bir tarafı olduğunu ve araştırmanın şirket tarafından yaptırıldığını not etmek gerekiyor; yine de bulgu, Norman'ın banner körlüğü için yaptığı tespitle birçok kişinin yoruma göre örtüşüyor.
Etiketleme
Öte yandan iletişim uzmanlarına göre içeriklerdeki yapay zekâ etiketlemeleri içeriğin etkileşimini de doğrudan etkilemeye başladı. Stanford Social Innovation Review'un Sonbahar 2026 sayısında aktarılan ve Journal of Consumer Research'te yayımlanması beklenen çalışmadaki bir araştırmaya göre yapay zekâ etiketi, izleyicide içerik üreticisinin o içeriğe daha az emek harcadığı izlenimini uyandırıyor. Bu izlenim, gönderiyle kurulan etkileşimi azaltıyor ve izleyicinin içerik üreticisiyle kurduğu bağı zayıflatıyor. Sosyal medya platformlarının şeffaflık amacıyla eklediği kısa bir ibare, birçok kişiye göre izleyicinin gözünde içeriğin arkasındaki emeğin değerini düşüren bir işarete dönüşüyor.
Aynı durum reklam çalışmalarında da geçerli. Almanya merkezli Nürnberg Pazar Kararları Enstitüsü (NIM), "Transparency Without Trust" başlıklı çalışmasında ABD, Birleşik Krallık ve Almanya'da her biri 1.000 kişilik temsili anketlere bir deney yerleştirdi. Katılımcıların yarısına bir ürün reklamı insan yapımı olarak, diğer yarısına ise birebir aynı reklam yapay zekâ ürünü olarak gösterildi. Yapay zekâ etiketi taşıyan reklam, özellikle duygusal açıdan daha olumsuz değerlendirildi; katılımcılar ürün hakkında daha fazla bilgi almak için tıklamaya da daha az istekli oldu. Yalnızca Almanya'da yapılan ikinci deneyde ise yapay zekâ etiketli reklamlar daha az doğal ve daha az faydalı bulundu, katılımcıların ürünü araştırma ya da satın alma isteği azaldı.
Araştırmacılar Fabian Buder ve Matthias Unfried, etkiyi "küçük ama anlamlı" olarak nitelendiriyor. Çalışma, bu tepkinin arkasındaki güven tablosuna da ışık tutuyor; katılımcıların yalnızca yüzde 25'i yapay zekâ ürünü içeriği tanıyabileceğini düşünüyor, yüzde 21'i yapay zekâ şirketlerine, yüzde 20'si ise yapay zekânın kendisine güveniyor. Araştırmacılar vardıkları sonucu, şeffaflığın temel bir sorunu ortaya çıkardığı, ancak onu çözmediği şeklinde özetliyor. Etiket kullanıcıya dürüst bir bilgi sunuyor; ne var ki bu bilgi, içeriğe yönelik bakışı daha ilk anda değiştiren bir uyarıcı işlevi görüyor.

Yeni bir bağışıklık mı?
Birçok araştırmacıya göre yapay zekâdaki bu olumsuz tablo, tanıdık bir örüntüye benziyor. Kullanıcılar, kaynağının makine olduğunu düşündükleri içeriğe daha az güveniyor, onunla daha zayıf bir bağ kuruyor ve ona tıklamaya daha az istekli oluyor. 1998'deki kullanıcıların reklama benzeyen alanları görüp geçmesi gibi, bugünün kullanıcıları da yapay zekâ ürünü olduğunu düşündükleri içeriği giderek daha fazla tanıyor ve ona ayırdıkları ilgiyi azaltıyor.
Araştırmacılar ve medya uzmanlarına göre bu refleks, banner körlüğünde olduğu gibi zamanla kendi dengesini de kurabilir. Columbia Üniversitesi Uluslararası ve Halkla İlişkiler Okulu'na (SIPA) bağlı Küresel Siyaset Enstitüsü'nün Haziran 2026'da yayımladığı "AI Slop and the Information Ecosystem" raporu, yapay zekâ ürünü düşük kaliteli içeriğin en belirgin özelliklerinden birinin, yakaladığı dikkat ile koruyabildiği dikkat arasındaki fark olduğuna dikkat çekiyor. Rapora göre bu içerik, algoritmaları harekete geçirecek kadar ilgi toplasa da içerikte zaman geçirmek istemeyen kullanıcıları sessizce rahatsız edebiliyor; raporun yazarlarından Camille François, sosyal medya platformlarının içerik üreticileri ile algoritmaların birbirini beslediği kapalı devrelere dönüşebileceğini, gerçek izleyicilerin ise bu akıştan koptuğunu belirtiyor. Aynı rapor, sentetik içerik bolluğunun beraberinde getirdiği "ayırt etme yorgunluğu" kaygısına değiniyor ve tutarsız uygulanan etiketlerin, kullanıcıların etiketleri de görmezden gelmesine yol açabildiğini not ediyor. Bu çerçevede yapay zekâ içeriğinden uzak durmak, kullanıcılar için bilinçli bir tercihten çok, aşırı yüklenmiş bir bilgi ortamında kendiliğinden gelişen doğal bir kaçınma davranışına da dönüşebilir.
Madalyonun diğer yüzünde ise niş ve özgün içeriğin yeniden değer kazanması ihtimali bulunuyor. Reuters Institute'un Ocak 2026'da yayımladığı ve Nic Newman'ın kaleme aldığı "Journalism, Media and Technology Trends and Predictions 2026" raporuna göre yayıncılar, yapay zekâ çağına "daha ayırt edici içerik ve daha insani bir yüzle" uyum sağlamaya hazırlanıyor. Rapora katılan medya yöneticileri, önümüzdeki dönemde en çok yatırım yapmayı planladıkları alanlar arasında özgün araştırmacı gazeteciliği, sahadan haberciliği ve insan hikâyelerini öne çıkarıyor; yöneticilerin çoğu, erişimden bir miktar kaybetmek pahasına daha ayırt edici olmayı başarının anahtarı olarak görüyor. Rapor, sektörün bir ucunda insan emeğine dayalı ayırt edici içeriğin, diğer ucunda ise giderek otomatikleşen yayıncılığın durduğu iki kutuplu bir yapıya doğru ilerlediğini öngörüyor.
